www.koprudergisi.com Sanat, İlİm ve Dİn
"Şiir, ruhun, haddizatında ifade edilemeyen hakikatle ve
onun kaynağı olan Tanrı ile olan temasının meyvesidir (Maritain).
"Her şiir, kendi saf şiirsel mahiyetini "saf şiir sanatı"
dediğimiz esrarengiz bir hakikatin mevcudiyetine, radyasyonuna ve birleştirici
tesirine borçludur (Abbot Bremond; "Saf şiir sanatı" ).
"Şiir sanatı, kozmik muammayı içinde taşıyan hayatımızın
kendi kendine sormakta olduğu o müthiş sırdan vasıtasız haberdar olma olarak
kendini göstermektedir." (Roland de Peneville, "Poetic experience").
"Şair, gaybı gören ve eski zaman törenlerinin anahtarlarını
keşf eden kişidir." (Rembaud).
"Yaratıcılık olarak sanat ve bilhassa var olma tarzı olarak
şiir sanatı, mukaddesin yerine geçecek bir şekil alma çabası içindedir...
Hayatın idraki olarak olsun, yaşama tarzı olarak olsun (veya ikisi aynı zamanda
olsun), şiir sanatı, insanı her bakımdan kendi insanî şartlarının üstüne
yükseltmekte ve böylece mukaddes bir faaliyet olmaktadır."(Gaetan
Picon).
"Çoğu insan eğer sonsuzluğu karanlığı, muayyen bir doğum,
muayyen bir ölüm ve hatta bir şahıs karşısında her dinin esası olan aşkınlığı,
müphem bir şekilde de olsa, sezmeseydiler resim sanatı, heykeltıraşlık ve
edebiyat hakkında, mimarî hakkında sahip oldukları kanaatten daha esaslı bir
kanaate sahip olmayacaklardı. (André Malreaux, "Sükûnetin Sesleri").
Çoğu kişi, Kafka'nın romanlarını ancak dini metinler olarak
anlamanın mümkün olacağı kanaatindedirler. Halbuki Kafka'nın kendisi, kendi
sorularına bir nevi dua imiş gibi baktığını belirtmekteydi. ("Kâinat
anlamadığımız işaretlerle doludur" Franz Kafka). Tanınmış sürrealistlerden olan
Michel Leiris şöyle diyor: "Bundan sonra hiç bir şeye -ve her şeyden evvel
Tanrıya ve hatta öbür hayata- inanmıyordum, fakat yine o mutlak, o Bakî olandan
seve seve bahsediyordum. Müphem olarak ümit ediyordum ki şiir mucizesi her şeyin
değişmesine tavassut edecektir ve ben de diri olarak ebediyete geçeceğim ve
böylece söz sayesinde insan olarak mukadderatımı yeneceğim." ("İnsanın Çağı"
adlı eserinde). Böyle veya şöyle olsun, insanın aynı meyli söz konusudur.
Aralarındaki fark, bunlardan hangisinin muayyen şartlarda ortaya konuluyor
oluşundadır. Din, ebediyet ve mutlakiyeti merkez noktası yapmıştır; ahlak,
iyilik ve hürriyeti: sanat ise, insanı ve yaratmayı. Bunların hepsi eninde
sonunda belki yetersiz, fakat istifade edebildiğimiz tek lisanla sezilen ve
ifade edilen aynı hakikatın değişik tezahürleridir.Din ve sanatın esaslarında
aslen birlik vardır. Dram; konu ve tarih bakımından dinî menşelidir; tapınaklar
ise oyuncular, kıyafetler ve seyircilerle beraber ilk tiyatrolardı. İlk dramlar
Milattan evvel 3000 ila 2000 yılları arasında Mısır'da ritüel oyunlar olarak
ortaya çıkmıştı. Ünlü antikçağ dramı ise tanrı Dionisos'un şerefine söylenilen
koro şarkısından gelişmişti. "Tiyatro binaları Dionisos tapınağına yakın
yerlerde inşa edilip, temsiller Dionis törenleri sırasında düzenlenerek dinî
ayinlerin bir parçası şeklinde telakkî ediliyorlardı."(Bloch). Tiyatronun ve
hatta tüm kültürün ritüel menşei şüphe götürmez bir husustur ve bununla ilgili
tarihi deliller vardır.
Dram -teoloji değil- insanın ve insanlığın hakiki dinî ve
ahlakî problemlerini ifade tarzıdır. Maskta onun ikili karakteri açıkça
hissedilmektedir. Bu karakter aynı zamanda hem dini, hem de dramı telkin ediyor.
İlk resim, heykel, şiir ve oyun âyinin birer parçası idiler ve ancak çok sonra
kültten ayrılarak müstakil oldular. Vahşî insan avlamak istediği hayvanın
resmini yaptığı zaman bu resim kendisi için kültün, tapınan bir şekli idi.
Kızılderililer dinî törenler sırasında kum üzerinde ve törenin bir parçası
olarak renkli resimler çizerler. Meşhur Japon "Gigaku" balesinin kökleri uzak
maziye, Japonların inancına göre, dünyanın yaratılışı zamanına kadar gider. Bu
çok eski oyunlar aslen şarkı, dans ve mimiğin bir karışımı idi ve ölülerin
ruhlarının geçtiği metafizik hadiseleri sembolik bir tarzda temsil ediyordu.
Tarih ve konu bakımından bu oyunların dinle müşterek bir tarafı vardır. Eski
Arap (İslam öncesi) ananesinde şairi, imtiyazlı, nüfuzunu büyü güçleriyle temasa
borçlu bir şahsiyet olarak görüyoruz. Şairin dehşet dolu ve yüce sözlerinin,
hayatı korumak veya yok etmeğe muktedir tabiatüstü güce sahip olduğuna
inanılıyordu. Meksika Kızılderililerinin şiirlerinden fevkalâde güzel bir
seçmeler kitabı yayınlamış olan Gabriel Zaida, kitabının önsözünde "Meksika
Kızılderililerinin, şiirinde umumî ve müşterek özellik ebedî hayatın sembolize
edilmesidir. Totem -bitki, hayvan, tabiat olayı- ile münasebet ise, hemen hemen
her zaman büyülü, dinî bir tören şeklini alır" diyor.
"İlim, astronominin çocuğu (Bergson) olduğu gibi, sanat da
dinin çocuğudur. Eğer yaşamak istiyorsa, sanat, tekrar tekrar bu kaynağına
dönmeğe mecburdur; ve gördüğümüz gibi bunu yapıyor da.Mimarî istisnasız her
kültürde en yüksek dereceye mabetlerde ulaşmıştır. Bu, Hindistan ve
Kampuçya'daki iki bin senelik tapınaklar. İslam dünyası camileri. Kolumb öncesi
Amerika'nın mabetleri için olduğu kadar 20. asırda Avrupa ve Amerika'da inşa
edilen kiliseler için de caridir. Çağımızda büyük mimarlardan hiç birisi bu
çağrıya mukavemet edememiştir. Frank Lloyd Wright meselâ Elkins Parkı,
Pensilvanya'da Beth Shalom Sinagogunu, Le Corbusier Ronchap'ta Notre Dame du
Haut kilisesini (1955'te tamamlanmış) ve Evre'de dominikan manastırını; Mies van
der Rohe İllinois'te Teknoloji Enstitüsünün küçük kilisesini (1952); Alvar Aalto
Finlandiya'nın Vuokesniski şehrinde Luteran kilisesini (1959); Philip Johnson
New York'ta Kneseth Tifereth İsrael mabedini (1954); Rudolph Landy Sarasota;
Florida'da Aziz Pol Luteran kilisesini (1958); Oscar Niemeyer Pampulhi,
Brezilya'da Francis Assisi Kilisesini (1942); Felix Candela Meksiko'da La Virgen
Milagrosa kilisesini (1953) vs. yaptılar. Tam liste çok uzun olurdu. Yorulmak
bilmeyen mabet inşaatıyla mimarî sanatı -bütün sanat dallarından daha fazla
fonksiyonel ve en az manevî olan- dinî karakterini teyit etmektedir.
Dine olan borcunu sanat daha açık bir tarzda resim, plastik
eserler ve müzik sayesinde ödüyordu. Rönesans'ın en büyük sanat eserlerinde
hemen hemen istisnasız dinî konular işlenmiştir. Dolayısıyla bu eserler Avrupa
çapında bütün kiliselerde ana baba evinde gibi hüsnü kabul görmüşlerdir. İtalya
veya Hollanda'da herhangi bir kilise var mı ki aynı zamanda sanat galerisi
olmasın? Michelangelo'nun resim ve heykelleri nevine münhasır bir şekilde
Hıristiyanlığın devamını teşkil etmektedirler ("Renk ve taşta İncil"). Händel'in
oratoryumları -bir nevî manevî operalar- gerçekten büyük bir dinî müziktir
(meselâ "Saul", "Samson", "Messias" vb.). 20. asrın en büyük iki müzisyeni olan
Debussy ve Strawinski doğrudan doğruya dinî muhtevalı eserler meydana getirdiler
(Debussy, "Aziz Sebastiyan'ın Ölümü", Strawinski: "Mezamir Senfonisi", "Ayîn",
"Canticum Sacrum"). Öbür tarafta Chagall onbeş büyük tuvalinde İncil konularını
işlemiştir. Yüzyılımızın ellili senelerinde müzik öncülerinden olan büyük piyano
bestecisi Olivier Messiaen dini meditasyonlardan esinlenen bir sürü eser veriyor
(meselâ, "İsa'nın çocukluk zamanına yirmi bakış"). En büyük çağdaş bale ustası
olan Maurice Bejart'ın baleleri (Yirminci Asır Balesi) nin en tesirli olanları
Wagner'in mitolojisi ve Uzak Doğu mistiğinden esinlenmiştir. (meselâ
"Baudelaire", "Bakti", "Galipler" vb.). Soyut resim sanatı öncülerinden olan
Mondrianlanda (Teozoflar Derneği üyesi idi) züht ve takdisi en "yüksek hakikate"
ulaşmak için vasıta olarak görüyor. Onun keza ünlü hemşehrisi olan Jan Torop da
sembolizm ve mistisizmi sayesinde resim sanatının dinî ve ahlakî anlayışını
geliştiriyor. Rembrandt hakkında Kenneth Clark şöyle yazıyor: "Zihnine İncil
öyle işlemişti ki her hikayeyi ve en ufak teferruatı biliyordu. Çizdiği
resimlerde çoğu defa her günkü hayattan bir manzara mı, yoksa Kitabı
Mukaddes'ten bir tasvir mi verdiğini fark edemiyoruz, çünkü bu iki tecrübe,
ruhunda birbiriyle kaynaşmıştı (K.C., "Uygarlık", S. 200) Yves Klein
ZenBudizmden ilham alıyor ve maddî olmayan kozmik enerji hakkında meditasyon
yapıyor, ki bu, Bergson'un sezgi felsefesinin bir bakıma resimde devamı
mahiyetindedir. Ona göre sanat, meyli derunînin saf bir tecellisi, bir nevi
ilahi vahiydir (en ileri giden kompozisyonu olan "Kozmogoni"yi yağmur ve
rüzgarın vasıtasıyla resim olarak meydana getirmiştir). " Dünya tiyatrosu"
denilen şeyin fikri de kendi semboliğinin dini mahiyetini açıkça vurguluyor. Bir
yazar şöyle yazıyor: "Yaratıcılığın her sahasında dinî düşünce ve hissiyatı
ihtiva eden semboliğin ortaya çıkması, çağımızın bariz bir hususiyeti olmuştur.
"Fakat gördüğümüz gibi burada ne yeni ne de muvakkat bir temayül mevzubahis
değildir.Mevzubahis olan, sanatın tabiatından ileri gelen devamlı haldir. Hakikî
sanatta -alelâde olandan sarfı nazar edilirse- her şey tamamen böyledir: Yani
akıl üstü ve kutsaldır.
Bize anlattığı şeylerle ve anlatım tarzıyla sanat, dinin
insanlara mesajı gibi, aklen inanılmazdır. Eski bir Japon freski, El Hamrâ'da
aslanlı avlunun kapısındaki arabesk, Melanezya adalarından bir mask, Uganda'dan
bir kabilenin dinî dansı, Michelangelo'nun "Korkunç Mahkeme"si, Picasso'nun
"Guernica"sı... Bunlara bir göz atın. Veya Debussy'nin "Aziz Sebastiyan"ı
misterini veya zencilerin bin dinî şarkısını dinleyin. Böylece siz, ibadette
olduğu gibi, ulaşılamaz, mantık ve duyular üstü olan bir şey tecrübe etmiş
olursunuz. Soyut sanatın herhangi bir eseri, dinî bir âyin gibi akıldışı ve
"gayr-ı ilmî" bir tarzda tesir etmez mi? Bir bakımdan resim tuvalde, senfoni ise
seslerde böyle bir âyini teşkil etmektedir.
Sanat her şeyden evvel güzeli yaratmak demek değildir, çünkü
"güzelin tersi çirkin değil, yalandır". Aztek veya Fildişi Sahili maskları,
yahut Albert Giacometti'nin gözsüz heykelciklerinin güzel olduğu söylenemez.
Fakat bunlar hakikati arayan otantik bir isteğin ifadesidir. Çünkü bu veya şu
şekilde bir seziş, bir his, veya insanın kaderiyle ilgisi olan kozmik bir hadise
ile bir çağrışımı veya sadece aşkın dünya hissini teşkil etmektedir.Din ile
sanat arasındaki bu iç bağ başka bir gerçekte de; sanatkârlarda rastlanılan
"meslekî" bir "bakımsızlık" hali ve bazı tarikatlarda (bilhassa Hinduizm ve
Hıristiyanlıkta) "mukaddes kirlilik" denilen zahirî ihmalcilikte kendini
göstermektedir. Alelâde insanların gözünde sanatkârlarla rahipler birbirine
benzeyen kişilerdir. Rahiplik ve bohemiyenliğin esasında, ilk bakışta garip
görünüyorsa da, aynı felsefe yatmaktadır. Bu felsefe rahiplerde adak,
sanatkârlarda ise yaşama tarzı olarak ortaya çıkar. Her ikisinin de manası
aynıdır: hayatın manevî tarafını vurgulama; maddî, haricî, mutad olan şeylerden
nefret. Burada otantik bir dinle karşılaşıyoruz. Derviş Müslümanlarda keşiş
karşılığı dilenci manasındadır. "Kırlarda zambaklar gibi" veya "dağlarda kuşlar
gibi yaşayınız."(İncil). Dinin bu inanılmaz talebinin en kuvvetli aksisedası
sanatkârlar arasında yer bulmuştur.
Din
ile sanatın tarih boyunca aynı veya benzeri kaderi yaşamış olması, bize şimdi
gayet tabii görünmelidir. Değişik durumlarda onların hürriyet ve hürriyetsizlik
ölçüsü hemen hemen aynı idi. Sovyetler Birliğinde ilmin ve eğitimin alabildiğine
gelişmesi ve aynı zamanda hemen hemen her sahada sanat faaliyetinin gerilemesi;
ortaçağda ise, kilisenin hakimiyeti altında, durumun tam tersine olması
gerçeğinde, bir bakıma bu kaideye uygunluk vardır. Bunun gibi durumlarla
karşılaştığımız her yerde hakim sistemin esasında dine köklü bir şekilde angaje
olan, ya, fanatik bir şekilde desteklenen yahut fanatik bir şekilde reddedilen
bir felsefe buluruz. Ortaçağdaki bütün tahditlere rağmen hava dinle şarj
edilmişti ve sanat, içinde bulunduğu şartları kendine tamamen uygun buluyordu.
Öbür taraftan ateist ve materyalist felsefe, dinin ve yaratıcılığın hür olduğu
açıklamalarına rağmen, sanatı hamle ve hürriyetinden mahrum kılıyor. Sanatı
boğmak ateizmin karakterindedir, tıpkı sanatı teşvik etmenin dinin karakterinde
oluşu gibi. Ateizm hürriyetçi olduğu zamanlarda bile sanatı boğar. Din ise,
otoritatif olduğunda da onu serbest kılar. Papa İkinci Yulius, Michelangelo'yu
Sikstin Kilisesindeki freskleri yapmakta iken "takibata uğrattığı" zaman, onu
sırf mukadder olan şeyi yerine getirmeğe "mecbur" ediyordu. Sanatkârların devlet
tarafından takibata uğratılmasının daimâ ters bir gayesi vardır. O da sanatkârı
vazifesini yapmaktan vazgeçirmektir. Sanatkârlar ortaçağda, kilisenin
mutlakiyetçi zihniyeti altında, ilim adamlarından farklı olarak, hiç ıstırap
çekmiyorlardı. Sovyetler Birliğinde ise hakim iktidarın mutlakıyetçi zihniyeti
altında en az ıstırap çekenler ilim adamları olmuşlardır. Ortaçağın sonlarına
doğru ilim adamı ve filozofların takibata uğradığı, engizisyonun en şiddetli
zamanlarında ünlü İtalyan ekolü en büyük eserlerini vermişti. Stalin ve
Zhdanov9 zamanında Sovyet bilimi, atom enerjisi ve uzay sahalarında
büyük hamleler yapmıştı. Bütün baskı Sovyet sanatı üzerinde idi, çünkü sanat
bambaşka bir dünyaya bambaşka bir düzene aittir. Kilise bazen ilmi teolojiye
hizmetkâr yapmak istemişti, Sovyetler Birliğinde ise sanatın siyasete hizmetkâr
olması istenmekteydi. İktidar mevkiinde bir forum Sovyet sanatında sosyalist
realizmin yegane doğru istikamet olduğu "gerçeği"ni (tabir Stalin'indir) ilan
ederse, o zaman bu bir diktadır, tıpkı kilisenin konsil vasıtasıyla, Arzın
kâinatın merkezi olduğunu "tespit" etmesi gibi. Aralarındaki fark, birinci
diktanın sanata, ikincisinin ise ilme karşı olmasındadır. Fakat burada daha
ziyade anlamamak ve hatta tabii olarak anlamamak söz konusudur. Ateizm, sanatı
özü itibarıyla hiç bir zaman kavramayacaktır; din ise, hiç bir zaman ilmi
kavramayacaktır. Picasso Sovyetler Birliği'ne pekala girebilir, fakat eserleri
giremez. Sovyetler Birliği onun siyasî tutumunu kabul ediyor, fakat onun
sanatını etmiyor, edemiyor. Çünkü sanat sanatçıların şuurlu istek ve kanaatleri
ne olursa olsun ne ise o olarak kalır: Kutsal bir mesaj, insanın mütenahî ve
nisbî olduğu görüşüne karşı tanıklık, kozmik bir düzen hakkında haber, tanrısız
materyalist bir kâinatın vizyonuna bütün olarak ve her noktasında karşı koyan
kozmik bir perspektiftir. Sovyetler Birliğinde Feodor Dostoyevski'nin Hıristiyan
romanlarını ve hemşehrisi olan Marc Chagall'ın resimlerini endekse koyduran esas
itibarıyla aynı sebeplerdir. Pasternak ve Soljenitsin'in ıstıraplarında Bruno ve
Galile'nin trajedilerinden, fakat ters bir mantıkla, bir şeyler mevcuttur.
Zhdanovizm ve engizisyon birbirine muvazî aynı neviden tezahürlerdir.
Zhdanovizm, sanatkârlarla düşünürlere devlet ateizmi adına yapılan
engizisyondur; engizisyon ise örgütlenmiş din olarak kilise adına ilim
adamlarına karşı tatbik edilen Zhdanovizmdir. Zhdanovizm ters çevrilmiş
engizisyondur.
Figür ve şahsiyet (insan figürünün dramı)
Sanat, şahsiyet problemine tutunmuş bulunmaktadır. "Harp ve
Sulh"te 529 kişi meydana çıkıyor. "İlahi Komedi" ise tamamen bir şahsiyetler
dünyasını teşkil etmektedir. Bunlardan hiç birisi unutulmuş veya "kalabalıkta"
kaybolmuş değildir. Her biri kendi kendine bir ruhtur ve mesuliyeti ve günahı
ile o kadar hakiki olarak varoluyorlarki, Korkunç Mahkemenin manzarası, gelip
geçmiş milyarlarca insanla beraber bize tamamen mümkün ve gerçek görünüyor.
Sikstin kilisesinin; tavanında "Yaratılış Kitabı"ndan manzaraları tasvir eden
freskler bir simalar galerisidir. Simayı karakter yapan ferdîleştirme iç hayat,
hürriyettir. Çünkü, karakter insanın yüzüne mutabık değildir; karakter yüzün
içinde yansıyan gayrettir. Karakterle tabiat arasındaki münasebet ruhla madde,
nitelikle nicelik, şuurla atalet, dramla ütopya arasındaki münasebet gibidir.
Karakter hür, tekrarlanmayan ve bir bakımdan ölümsüz olmakla tabiata karşı
koyuyor. Tabiat aynılık, homojenlik, tetabuk, illiyettir; karakter ise ferdiyet,
tav'iyet, hürriyet, mucizedir.Din ruhtan, sanat ise karakterden bahseder. Fakat
bunlar aynı fikri ifade etmek için sadece iki tarzdır. Din ruha hitab ediyor,
sanat ise ona ulaşmaya, onu gözlerimizin önüne "getirmeğe" çalışıyor. Daha
iptidaî sanatta kompozisyonun en önemli kısmının baş olduğu fark edilmektedir.
Vücuda sadece bir taşına rolü verilmiştir Vücut sadece şematik olarak tasvir
edilmiş veya tamamen ihmal edilmiştir. Yeriho'da bulunmuş ve Milattan 6000 sene
evvelki bir zamandan kalma heykelcilik eseri başlar, cilalı taş devri insanın,
ruhun yerinin baş olduğuna inandığını göstermektedir. Paskalya Adalarında
keşfedilen devasâ taş figürlerde dikkat yüzlere hasredilmiş bulunmaktadır;
bedenle enselerden sarf-ı nazar edilmiştir. Çünkü İncil'e göre Tanrı, ilk
insanın yüzüne nefes üflemekle ona kendi ruhundan bir kıvılcımı ihsan etmişti.
Bütün büyük sanatkârlar, Phidias ve Paraksiteles'ten başlayarak, Raphael,
Michelangelo ve da Vinci üzerinden Rodin, Meştroviç ve Picasso'ya kadar, esasen
bir tek mevzu ile, yani insanın karakteri ve iç dünyası ile uğraşmışlardır. Mona
Lisa'nın şöhret iç hayatın sırrını tasvir etme teşebbüslerinin belki en
başarılısını teşkil etmesine dayanmaktadır. Son on senede Amerikan sanatında ve
bilhassa resim sanatında olup bitenler bazı kimselerce "insan karakterinin
dramına dönüş" olarak gösterilmiştir. Fakat sanat için bu daimâ yeniden
dönüştür.
Bu
itibarla her sanat eserinin mevzuu bazılarının ona isnad ettikleri ve onu ne
için istismar etmek istediklerine bakmadan her zaman ancak ruhî ve şahsî olup,
hiç bir zaman sosyal ve siyasî değildir. Tertip ve dekor pekalâ sosyal olabilir,
fakat sanat her zaman tezahürün manevî yönü ile ilgilidir. Sanat bedenle
'ilgilendiği' zaman bile manevîdir. Bazıları, şeylerin görünüşüne dayanarak
meselâ Rubens'i "vücut ressamı", Rembrandt'ı,da "ruh ressamı" olarak
vasıflandırmışlardır. Ama gerçekten her ressam şahsiyeti, yani ruhu "tasvir"
eder. Her dramın esas muhtevası nihaî hüküm verecek olursak, insanın iç
hürriyetiyle, insanın, içine atıldığı dış dünyanın determinizmi arasındaki
münasebettir ve bu, dramın, dinî menşeine atfedilebilir. "Shakespeare"in ilgili
karakterlerinde aksiyon bizi nispeten az alakadar eder. Buna karşı mucip
sebepler, gizlenmiş ruh, yozlaşmış büyüklüğüyle, o kadar hakikî görünüyor ki,
dikkat ancak ona hasredilir ve onu yanında suç ehemmiyetsiz kalır."(Charles
Lamb). "Aksiyon bana ne , karakterler yeter" diyen Eugene O'Néill, apaçık aynı
şeyi göz önünde tutarak konuşmuştur.Bu karakter hiç bir zaman obje değildir.
Sanatta o sadece Ben'le Sen olarak mevcuttur. (Martin Buber: "Ben ve Sen").
Sanatkâr ile seyirci arasındaki farkın silinmesi, eserin meydana getirilmesinde
(resim sanatında bile Amerikan ressamı Rauschenberg) seyircinin de içeri
alınmasına dair devamlı temayül, bundan ileri geliyor. Bir zenci dans grubu bir
Afrika köyüne geldiği zaman etrafında toplanan seyirciler peyderpey oyuna
iştirak ederler ve böylece sonunda icracı ve seyirci farkı ortadan kalkar.
Oyunun dışında kimse kalmaz, herkes iştirakçi olur. Eser, sanatçı ve seyirci
birliği prensibidir: Bu, sanatın metafizik mahiyetinden ileri gelir.
Bu
prensibin mahiyeti nedir acaba? Her şeyden evvel, umumiyetle objektif gerçek
olarak adlandırdığımız şeye karşı sanatın özel tutumudur: Materyalist ilim ve
felsenin ondan bir nevi mutlak varlık oluşturduğu "objektif' denilen bu gerçek,
sanat için -din için olduğu gibi- sırf kulis, dekor puttur. İnsan ve onun
"objektif gerçek" içinde tasdik edilmek, kurtulmak, kaybolmamak üzere ebedî
çabası, sanatın tanıdığı tek hakikattir. Biraz evvel gördük ki her resim,
karakter dediğimiz mucizeyi tasvir etmek için başarısız bir teşebbüs teşkil
eder. Cansız tabiat içinde veya yabancı, gayr-ı şahsî bir dünya içinde, şahsiyet
ve bu esas münasebetten ileri gelen çatışma her resmin temelinde yatan
hususiyettir. Bu muhteva yoksa sanat ta yoktur; sadece teknik vardır.
Rembrandt'ın meşhur portreleri ile panayırlarda ucuz satılan ve fakat zanaat
bakımından başarılı olan taklitler arasındaki fark işte, budur. Sözü geçen o
çatışma hususî olarak belirtilmiş olmadığı takdirde bile içte mevcuttur. Zira
her portre şuur, ferdiyet ve hürriyet demek olan ve tabiat ve dünya ile esas
itibarıyla muhalefet içinde bulunan hakikî insanı tasvir etmeğe matuf bir
çabadır.
Binâenaleyh bu, ruh bilim adamlarının bahsettikler: "psik"
değildir. Bu, insan haysiyet ve mesuliyetinin hamili olan hakikî "ruh" (Kur'an,
32/9), tek kelime ile bütün dinlerin; peygamberlerle şairlerin söz ettikleri
ruhtur. Bu, Jung ile Dostoyevski arasındaki fark gibidir: Bir tarafta Jung'un
konu aldığı "psikolojik tipler" öbür tarafta ise "Suç ve Ceza"daki karakterler;
bir tarafta hilkat garibeleri, sun'î, iki boyutlu varlıklar, öbür tarafta günah
ile hürriyet arasında kıvranan insanlar, Allah'ın mahlukları, karakterler.
Ali İzzetbegoviç
Boşnak-Hırvat Federasyonu Devlet
Başkanı
"Sanat İnsanla Allah Arasında
Bir Gizdir"
Şehirleri Süsleyen Yolcu'yla başlamak istiyorum: "Hiçbir
kuşun uçmadığı yükseklerden, hiçbir ayağın yolunu şaşırıp inmediği
yüksekliklerden" geliğinizi düşündünüz mü hiç?
Aman Allah'ım! Bir nefis fırtınasına sürüklenmek istendiğimi
görüyorum. Kaderimizin eseri olduğumuzu unuttuğumuzda nefsimizi önümüze koyar,
Gerçekliğin o olduğunu iddia eder ve ona tapınmağa başlarız.
Ne
derler, söylenmedik bir şey yoktur aslında. Kutsal sanatın doğasında ‘tenevvü'
denilen ve aynı mecazın çeşitlenmesinden başka bir şey olmayan bir nitelik var.
Herkesin aradığı mecaz aslında hep söylenmiş olan ama her faninin yeniden
keşfini bir marifet sandığı mecaz budur. Bu gizdedir. Gerçekliği tümüyle
kavrayamadığımızın göstergesi. Bir ucunu görür tümü budur deriz. Gerçek budur!
Trajik bir durum değil mi? Bizim de trajiğimiz buradadır. Nefsimizi sever ve bir
çocuk gibi kıskanırız. Gitgide bir zindan olur bizim için. Onun karanlığından
kurtulma çabası uzun, ince bir yol açar önümüze. Bizi Gerçeklikten uzağa savuran
rüzgârlara savaş açarız.
Bu
uğraşın adı sanattır. Yaratıcıya ulaşan yol üzerindeki soylusudur. İnsanla Allah
arasındaki giz. La uhibbul âfilin demek için çarpar yüreğimiz. Ne denli
zahirperest olduğumuzu anlar granit bir duvara çarpar, parçalanırız. Uzaya
savrulan parçacıklarımız musibetlerin perdesi altına gizlenmiş manevi çiçekler
gibi açılır. Çirkin sandığımız yüzün pörtlediğini, tebessüm çiçeklerinin
sümbüllendiğini hayretle izleriz. Bu hayreti ilk yaşadığımda henüz on dokuz
yaşındaydım ve Elif Gibi Yapayalnızım sözcükleri dökülmüştü dilimden. Şehirleri
Süsleyen Yolcu'daki öyküleri yazarken kendimi dünyanın merkezine yönelmiş
hissediyordum. Asıl gerçeğe doğru bir gedik açtığımı seziyordum. Kutsalın çekim
alanındaydım ve dilimin ifade imkanlarını konuna dek kullanma düşüncesi beni
deli ediyordu. Bozulma ve dışlaşma dünyasından içe, derinlere doğru bir
yolculuktaydım. Gerçek kendimle iletişim kurma isteğiyle başlangıçta bilinçsizce
yani bir tür sezgiyle öyküler yazdım. Onlara bu gün dönüp baktığımda her birinin
daha önce yaşanmamış deneyimlerden geldiğini görüyorum. Bu yüzden her baktığımda
sanki benim değillermiş gibi görünüyorlar. Çelişik ve çetrefil bir değerler
dünyasında, kargaşanın ona yerinde tuhaf bir düzenin, iyi ve güzelin dile gelmiş
olduğunu gösteriyorlar. Gerçeklik nedir ki... Kimilerinin varlığın mutlak özü
kimilerinin mutlak varlık dediği Yaratıcı'nın varlığıdır. Gerçek budur. Asıl
gerçek. Tüm gerçekliklerin yüzünü O'na dönmüş olduğunu biliyordum. Gerçekliğe
içkin ihsan ve ona içkin hüsün... Bu katmanların birbirini iktiza ettiklerini
bilmeden yazmıştım Yolcu öykülerini. Bu yüzden biraz mesel, biraz masal, biraz
şiirdi. İnanmak... Sadece inanmağa gereksinimimiz vardı, biliyordum. İnanç
sahibi olmak. Manevi cehennemlerin dışında kalmak böyle mümkün olabilirdi. Akıl
putu, şehvet putu ve para putu bununla deşifre edilebilirdi. Her şey
inandığımızda yerli yerine oturabilirdi. Sadece bu mecaza sımsıkı bağlı olmamız
gerektiğini hissediyordum. Bu duyuşlar, Şehirleri Süsleyen Yolcu'da çocuk,
Lafzâyı Celâl, kelebek, kafes, Yolcu, Çocuk Şehrinde, simurg, uyku
metaforlarıyla çiçekleniyordu. Yazdığım öykülerin dramatik yapısı, kurgusu,
giriş gelişme sonuç'u karakter çatışmaları, olayın gelişmesine katkıları filan
beni ilgilendirmiyordu. Sadece bir rüzgar dokunuyordu kalbime ve oradan çıkan
ezgiyi koruyacak sözcükleri bekliyordum.
Yorucu ve acı veren bir şeydi bu Acılarımın her metinden
sonra dineceğini beyhude umuyordum. Çünkü Leyla bitmiyordu... Riyad, Şebnem,
Selma, Rengin bitmiyor, içimde çoğalıyordu. Betimleyici ve işaret edici
kelimelere bakıyor fakat tutunmuyordum. Yazarın sözcüğe tutunma ihtiyacı
duyduğunda kendi mecazını yitireceğini biliyordum.Ardından Mavi Kanatlı Bir Kuş,
Gerçeği İnciten Papağan ve Yakaza. Dört yıl aradan sonra Kuş ve Uyku'nun bir
araya geldiği Kuş Uykusu... Nedir bu rüya ve kuş'lardan alıp veremediğiniz?Benim
değil onların benimle bir alıp veremediği var. Herkes bir mecaz'ı söylemek üzere
dünyaya gelir. Her yazar sadece bir imgenin peşindedir. Onu bulur söyler ve
gider
Yani hayatımızla birer imgeye mi dönüşüyoruz?
Hayır hayır onu söylemek istemiyorum. Baudrillard'ın yapay
ekranından söz etmiyorum. Mecaz'dan söz ediyorum. Yerimizin bilincine varma ve
bu gerçekliğimizi ifşa etme... Bunu yaratmaz, keşfederiz. Sanatçının bir kâşif
olduğunu söyleyebiliriz bu bakımdan. Gerçek içimize doğar ve kalem ona ayna
olur. Kalbimizin o makro imgeye ayna oluşu gibi. Bu ampirik algıların fevkinde
bir şey... ahlâki bir ilkeye sahip, etik bir çerçeve içindedir. İbn Arabi'nin
kelimeleriyle söylersek irfanî himmetle bulunduğumuz yerin dışında doğan bir
varlığı keşfetmemiz... Vehim ve hayalimiz hariçte varlığı olmayan sadece kendi
muhayyilemizde var olan şeyi nasıl üretiyorsa.
Mecaz'dan söz ediyorsunuz.
Evet. Yaratıcı'dan bağımsız gerçeklik olur mu? Sözümona
O'ndan bağımsızlaşan insan yapay bir trajedi üretiyor. Kendisini saçma ve boşluk
içindeki bir evrene fırlatıyor.
Cenazesini fırlatıyor.
Evet. İşte Şehirleri Süsleyen Yolcu'da Selma'nın kapatıldığı
korku odasını boşluğa fırlatması bunun tam aksi bir durum. Orada küllerinden
yapılan değil, mecazî olandan yüz çeviren bir insan yaşıyor. Varlığıyla
Yaratıcısının isimlerini bildiren bir mektuba dönüşüyor. İkon olduğunu anlıyor.
Her eser çok katlı bir anlam dünyasıyla Sanii'n isimlerini okutturur. Varlık bir
ikondur, bir mecazdır. Varlık kelimedir, kudretin kelimeleri. Anlamlarını
okuduğumuz ve kalbimize aldığımız. Anlamsız sözcükler zevalin havasına katılır.
Sonlu olanda Sonsuz'a ulaştıran bir yol bulabileceğimizi gösterir. Yıldız böceği
metaforu (Gerçeği İnciten Papağan'da birkaç kez karşımıza çıkar) kendi
ışıkçığına güvenen ve onu mutlaklaştıran insanın trajiğini anlatıyor. Yıldız
Böceği gecenin sonsuz karanlığına asılı durur... sadece kendi varlığına dayanan
bir güvenle. Rüya bu çıkmazdan kurtulma çabası içinde ulaştığımız bir mecaz. Kuş
Makamâtı Tuyur'da olduğu gibi maddi varlığımızla ruhumuz arasındaki çekişmenin,
o karğaşanın ortayerinden bizi çekip çıkaran imgedir. Ruhumuzla Allah'a
kanatlanıyoruz...
Simge değil ama...
İkiye bölünmüş bir nesnenin parçalarından biri
değil.
Greklerin ikilik kavramı beden-ruh çelişkisini ifade etmiyor
mu?
Benim söz ettiğim varlığın merkezinde olarak insanın
kendisinin de ikonik bir gerçekliğe sahip olması. Bu mecaza sımsıkı sarılması,
bu mecazın sarmaladığı yani kutsalla halelenmiş bir katta duruşu.
Ama kendi benliğimizle kendi nefsimizi nasıl
göreceğiz?
Burada İbn Arabi'ye yeniden gönderme yapabiliriz. Bir aynada
nefsimizi seyretmemize benzemiyor kendi benliğimizle nefsimizi görmemiz.
Kendisine bakılanın yansıttığı resim bakanın nefsinde görünüyor çünkü.
Yaratıcı'nın bilinmek istemesinden geliyor bu giz. Her şey yüzünü O'na dönüyor
ve binbir dille birlik şarkısı söylüyor. Aydın Tansel'in eski bir şarkısındaki
gibi, "herşey her şey senin" diyordu, "hayatı veren hayatı alan yine senin
ismindir". Evrende biçim giymiş her varlık İlahî şakıyan bir dildir.
Bu Claudel'in simge'yi tanımladığı bir yazısını
hatırlatıyor.
Claudel de panteizme düşmeden varlığın bir ima olduğunu
söylüyor, "dünya bize kendi yokluğunu ama bir başkasının sonsuza dek kalacak bir
başkasının tam deyimi ile Yaratıcısının varlığını alçak gönüllülükle coşkuyla
anlatan bir metindir." Varlık ölü bir harf değildir canlı bir düşüncedir, bir
safsata metni değil bize her şeyin önceden vaazedildiği bir Kelam'dır. İncil'de
de Kur'an'da da bizim her şeyi kendi gizemi içinde bir aynadaymışcasına
görebileceğimiz bildirilir. Kutsal kitap harf ve ses olarak inmiştir. Orada her
harf tıpkı bir zerre gibi manayı harfiyle Yaratıcı'yı bildirir. Görünenler bize
görünmeyenleri bildirmek üzere varedilmiştir. Kâinat kitabı... Ondan bir şeyler
öğrenebilmek için bir okuma disiplini edinmek zorundayız. Varlığın belirtisel
anlamı budur: Her şey Allah'ın bir ayetidir. Bir ima, bir mecaz, bir ikondur.
Özerk ve özgür bir varlık alanına sahip değildir. Yüzünü O'na dönmüştür. Kutsal
Sanatın "suret"i dışlamasının gizi de buradadır. İkon, O'na işaret eden, işarî
bir anlama sahip olandır. Garaudy'nin ifadelerini hatırlayın: İkon yani Allah'a
işaret eden bir nesne, bir heykel, taş, resim ile O'na ulaşmamıza engel olan
hatta O'nun yerini alan idolü (put) karıştırmamak gerekir. Çağdaş İslam sanatı
arabeskin hareket yönüne -burada arabeskin bir nesnenin çevre çizgisi değil de
bir hareketin deveranı olduğunu hatırlatıyorum- sadık kalabilir. Her şeyin
Allah'a doğru giden hareket üzerinde odaklaşan camilerin dışında Allah'ın
varlığına götürecek nesnelerin dinamik bir şekilde taklit edilmemesi için sebep
yoktur. Bugün üslupta idolatri (putperestlik) değilde ikonik diye
adlandırabileceğim bir hareketin, yani bizi nesneden Tanrı'ya doğru götüren bir
hareket olan çizginin dinamik düşüncesini de ihtiva edecek bir işaret teorisi
üzerinde bir modern resim üretilebileceğine inanıyorum... Kutsal sanat mecazidir
çünkü her şey mecazidir her varlık bir mecazdır. Varlığımız mecazi bir anlama
sahip. Nedir mecaz? İster benzetme ister ilgi olarak bir sözcüğün gerçek
anlamında kullanılmaması bir başka anlama işaret edici olması.
Yani insan elçidir diyebilir miyiz?
Eser de sanatçı da elçidir. Gerçekliğe götürür bizi. İyilik
ve güzelliğe.
Bu
üç katmanın birbirine içkin olduğunu söylemiştim. Hakikat, ihsan ve hüsn.
Güzellik iyiliğin iç boyutudur, iyilik Gerçekliğin yani Allah'ın. Tüm iyilik ve
güzellikler O'ndan gelir. O'nun isimlerinden süzülür. Burçlarımıza O'nun
isimleri birbirini çevreleyen haleler halinde doğar. Bediüzzaman iman bir hüsn-ü
mücerred ve münezzehtir der. Güzellik derken hüsn-ü mücerredi kastediyorum.
Varlığın özündeki güzelliği. Bu Esmaülhüsnanın varlık katlarındaki
tecellileriyle çiçeklenir. Allah Vacib'ül Vücuddur. O'nun varolmasıyla kâinatlar
vücut bulmuştur. O'nun güzel isimleriyle sever ve acı çekeriz. O'nun Latif ve
Kerim isimleriyle... Dünyanın yüklendiği işlev budur. Bu yüzden sonsuz
simgelerle kuşatılmışız. Her varlığın bir simgesi vardır. Bu sadece tabiatta saf
halde bulunan güzellik değil aynı zamanda her an başkalaşan kalbimizde, kalb-i
selimimizde bir gülün kat kat çevrinmesi gibi sayısız güzelliği içkindir.
İnsandaki gizemin kaynağı da odur. İnsanların gizemli olduğunu fark edince
yüreğimizden dilimize dökülen sözcükler şiir, mesel veya öykü şeklini giyer.
Aslî gerçeğimize işaret edici kelimelere ulaşırız. Vıele Grıffın bu yüzden günün
ve gecenin saatleriyle iç içe giren, durmaksızın yenilenen, dalga ve ateş gibi
bitip tükenmez ve değişken olan, sonsuz bir lirizmle zenginleşen, güçlü bir
toprak gibi verimli, GİZEM gibi derin ve tadına doyulmaz, çevik ve kılıktan
kılığa giren bir TUTKU'dan söz eder. Sonsuz davranışlardan oluşan bir devinim
tutkusu, sevinçli ya da üzüntülü, sayısız başkalaşımların güzellik kazandırdığı
hayat tutkusunun ta kendisi... Bu İsim'lerin titreşimidir: İnsan bir fanustur ve
yüreğinde yanan inanç ışığıyla yüzeyindeki İsimler okunabilir. Örtmek anlamında
küfür bu ışığı söndürür, insanı nihil'in karanlığına atar. Ve in min şey'in illa
yüsebbihu bi hamdihi. Her şeyde Allah'a bakan bir yüz vardır, her şey O'na dönük
bir ima, bir nişan, bir işarettir. Her şeyin işarî bir anlam taşıdığını düşünmek
varlığın gerçeğini, evrenin varoluş gerçeğini Allah'ın İsimlerine uzatır. Her
şeyin gerçeği bir İsm'e dayanır. Velilerin "hakiki hakaik-ı eşya Esma-ı
İlahiyyedir, eşyanın mahiyeti o hakikatlerin gölgeleridir"deyişi bundandır.
Ruhun ve evrenin tüm çizgileri, tüm girinti ve çıkıntıları tüm uyum ve güven
dolu imgeleri HİKMET pergeliyle çiziliyor. Kâinat resmi ihsan ve inayet'ten
geliyor, her şeyin gerisinde bir hüsün ve ziynet kasdı var. Tabiatı sahih bir
alan olarak kendisine kılavuz edinen ilk çağ sanatçısı Gerçek bir dünyaya
gönderme yapıyordu, imge gerçeklikti. Sun' ve inayet kâinatın katlarındaki
güzelliği gülümseyen çehre olarak resmediyor. İhsan anlamını lütuf ve kerem
anlamı katlıyor. Bu katın varlıktaki izdüşümü Allah'ın bilinmek ve sevilmek
arzusu. Kendisini tanıtmak ve sevdirmek merhamet ve nimet iradesinden süzülüyor.
Acımak ve şefkat etmek.. Bu katmanda Cemal ve Kemal sıfatlarına ulaşıyoruz.
Güzellik ve aşk'ı doğuran bu sıfatlardır. Bunlar hem aşk hem de hüsündürler.
Hüsün ve aşkın birleşmesi bu sırdandır. Cemal kendini sever ve göstermek ister.
Kendisi mecaz olan her varlık Latif ve Kerim isimlerini zikreder ve gize bir
ayna olur. Latif ve Kerim isimlerinin arkasında Vedud ve Maruf isimleri okunur.
Bu binlerce birlik perdesine sarılı sonsuz bir çevrim içinde Mün'im ve Rahim
isimlerine ulaşırız. Oradan Hannan ve Rahman isimlerine kavuşur ve Cemil'in hem
güzellik hem sevgi anlamını ihtiva eden bir katmana taşınırız. Alim, Hakim,
Mukaddir ve Musavvir... Varlık katları birbiri içinde sarılı perdelerdir ve her
perdede Esmaül hüsnanın birisi yazılmıştır. Bu kâinat tasavvuru sanatçının tıpkı
Musa'nın (as) sığındığı dağ gibi kendisine Gerçek ve emin bir sığınak düşüncesi
sunuyor. Zamansallığı aşmak, her şeyin herkesin üstünde ışıklara bürünmek ve
ışıl ışıl bir hayal gibi zihinlerde gezinmek ... Evrenin görünürlüğünün ötesinde
fenomenlerin içyüzüne doğru süzülmek. Varlığın yüreğine sızmak. Tüm bu imgeleri
çöze çöze varlığın anlamını buluyoruz.
Duyarlığın ayrıştığı, ahlak, sanat ve bilimin özerkleştiği
her şeyin özerk akıl temelinde kurgulandığı bir çağda hatta "eser" in kendisinin
tüketim nesnesi olarak dönüştürüldüğü bir zamanda bu söylediklerinizi nereye
oturtacağız?
Yeniden o sahih gönderme alanına ulaşmaktan söz
ediyorum.
Araçların belirleyici hale geldiği, Göksel Gerçeklikle
temasımızın kesildiği, ruh'un yerine nefs'in özgürlüğünün anlaşıldığı,
bilinçaltımızda hurafe ve mitolojinin kaynaştığı, tarihî gerçekliği de mitik
kalıplarla algıladığımız, kendisi trajik olan Şeytan'ın tıpkı Yaratıcı gibi
"müdahil" bir konumda bulunduğu, nihil'e tutunmağa çalıştığımız bir çağda bu
çağrıyı yapmak durumundayız. Yeniden birbirine içkin olan gerçeklik ve iyilik ve
güzelliğe ulaşabilmemiz için... bu çağrıya ihtiyacımız var. Bir öte gerçek
arayış... Güzelliğin lüks bir kategori, çirkinliğinse bir form olarak
algılandığı bir zamanda ortak değer ölçülerine ulaşmak zorundayız. Her zerreye
uluhiyyet verildiği bir çağda yeniden bir putkıranlığa girişmek zorundayız. O
edebî edebe kavuşmak... Terbiye edici bir ruha. Allah'ı görür gibi ibadet
etmeye... Sanatı ibadetin bir parçası olarak gerçekleştirmeye... Şiiri
küçümseyen bir ruha, hayalden müstağni bir ruha ermek zorundayız. Evrendeki
birlik uyumuna katılabilmek için buna ihtiyacımız var. Pörsüyen, bozulan ve
dağılan bir dünyanın fotoğrafını gerçeklik diyen sunan modern sanatçıya da,
nefsin parazit düşlerini bir form olarak gören postmodernist sanatçıya da
yeniden semavî gerçekliğin imgelerini tanıtmak... Bu metafizik imajinasyonun
aklı kuşkularda boğulan ve kalbi fani sevgilerde yaralanan insanı elinden tutup
kaldırabileceğine inanıyorum. Bir kudret sözcüğünü mesela balarısını varlığa
küçük bir fihrist yapan, bir sayfada mesela insanda makrokozmosun sembollerini
yazan, bir noktacıkta mesela bir incir çekirdeğinde görkemli bir ağacın
programını derceden ve bir harfte mesela insanın yüreğinde kâinatın sayfalarında
tecelli eden tüm İsim'lerin eserlerini gösteren, belleğimizde zengin bir
kitaplığı yazdıran Yaratıcı'yı bildirmek... O kayıp cennet'in dilini yeniden
bulacağız, o deneyimi yeniden yaşayacağız. Çünkü cennet de bir imgedir, cennet
de göksel bir çiçektir. Ne diyor Bediüzzaman: Yeryüzü de bir çiçektir. Bahar da
bir çiçektir. Sema da bir çiçektir; yıldızlar o çiçeğin yaldızlı nakışlarıdır.
Güneş de bir çiçektir. Ziyasındaki yedi rengi, o çiçeğin nakışlı boyalarıdır.
Alem güzel ve büyük bir insandır, nasıl ki insan küçük bir âlemdir. Huriler
nev'i ve ruhaniler cemaati ve melek cinsi ve cin taifesi ve insan nev'i, birer
güzel şahıs hükmünde tasvir ve tanzim ve icad edilmiştir. Hem her biri
külliyetiyle; hem her bir ferdi tek başıyla Sani-i Zülcemalinin esmasını
gösterdikleri gibi, O'nun Cemaline, Kemaline ve rahmet ve muhabbetine birer
sadık şahittir.
Bediüzzaman da nesnelerin gerçeğini açıklarken bir
imajinasyon kullanıyor sanırım.
Evet Eliade'nin belirlediği gibi O'nda da kavramlarla ifade
edilemeyen dilin ifade imkanlarını zorlayan bir sınır var. Ve Bediüzzaman bu
sınırda bir anlam demeti olarak imgeyi kullanıyor, imgenin atıf düzlemlerinden
birine indirgenerek somutlaştırıldığı bir zamanda çok katlı anlam dünyasına
çekiyor imgeyi.
Gerçekçiler de bir imge dünyasında yaşamıyorlar
mı?
Yaşıyorlar kuşkusuz, Eliade en silik varoluşta bile simge
kaynıyor, diyor.
Kendisini kutsallıktan tümüyle soyutlaması mümkün mü
insanın?
Bu
bir aldanma tabiiki. İbrahim Kiras'ın şiirinde dediği gibi, "aldanıyor ve
aldatıyoruz/hayat diye bildiğimizi küfün üstüne yattıkça..." Maneviyatımızın
fakirleşmesiyle kuruntuya ve saymaca gerçekliğe sürükleniyoruz. Mitolojik
kalıplar devreye giriyor. Oluşturduğumuz mitik kodlar gitgide bizi kodlamağa
başlıyor. Hani derler ya inandığı gibi yaşamayınca yaşadığına inanmağa
başlıyor..
Kuş Uykusu'nda da önceki öykülerinizde olduğu gibi kadın
figürü önde geliyor?
Modernliğin simgesi kadın değil mi? Ayaklar altında
çiğnenmiyor mu?
Aşkın boyutu yitiren inanın trajiği Kuş Uykusu'nda komik
duygusuyla iç içe işleniyor. Eski öykülerinize göre daha çözük bir dünyayı
tasvir ediyorsunuz...
Sanırım Küf'te geçiyor: Cife. Zarifoğlu'nun bir şiirinde de
geçer. Bu imge, öykülerin size çözük gözüken evrenini ele veriyor. Sufiler dünya
için kullanırlar bu nitelemeyi. Hadislerde de geçiyor, dünya için cife deniyor.
"Pis, çirkin" anlamına geliyor. Dünyanın bu yüzü fazla tasvir bulmuş kendine. Üç
yüzlü bir dünya bizimkisi. Biri mânâ-yı harfiyle İsim'lere bakıyor, aşka layık
bir sureti var. Öteye bakan bir yüzü var bir de cife sıfatına elyak bir yüzü var
ki hakikat ehlinin nefretine kaynaklık eden budur. Modern görüş insanın ve
dünyanın Yaratıcıya dönük tüm göksel niteliklerini yok ediyor, onu bir hayvan
hatta nebat derekesine çekiyor, nefs düzeyine indirgiyor. Bu olgunun son
yıllarda ülkemizdeki deneyimini öykülerken çözük bir resim karşıma çıktı. Kendi
doğasının sınırlarına hapsolan insanın trajikomik hikayesini yazdığını
hissediyorum. Bu beni yaralayan bir şeydi, yazmak isteyip sürekli kaçtığım
tuzağa düştüm, yakalanmaktan korktuğum ağa tutuldum.
Düşkırığı, Gizli Özne gibi eski öykü damarınıza uzanan
temalar da yok değil gerçi. Bir de kısa öyküler. Bu bilinçli bir seçim
mi?
Sayılır. Hep mesel yazmak istiyordum. Kısa öyküler açık uçlu
serbest metinler. Nerede başlayıp nerede bittiği kestirilmeyen, dramatik
kaygıları dışlayan ve tamlığa ulaşma imkânlarını açan bir çalışma. Bana daha
yakın daha sıcak bir form olarak gözüküyor. Geleneksel Şark öyküsünün ifade
imkânlarına dönüş için bir kapı aralayabilir sanıyorum. Tabi bu sanımı
doğrulayacak çoklukta metinler üretebilirsem. Bir başlangıç çalışması. Daha önce
Gerçeği İnciten Papağan'da denemiş ve Kapı, Yılan gibi kendimce başarılı
sonuçlar almıştım. Epizodik bir öykü formu için ön çalışmalar şeklinde de
düşünülebilir. Modernizmin samyeli üzerimizden esmemişçesine yeniden Kutsal
geleneğe rücû etmemizin bir nişanesi olarak kıssa hikayenin yepyeni bir içerik
ve formla üretilebileceğine inanıyorum. İlahi merkeze döndükçe uğradığımız
belaların ruhumuzda açtığı yaralar şifa bulabilecektir. Kadın dediniz...
Yaralanmış... Bu fırtınadan en çok onlar zarar gördüler. Onları toplumu
kavramada bir ölçü olarak tasvir edebiliyorum. Onlara bakınca ruhumun uğradığı
belayı tanıyabiliyor, dehşetin ürpertisini izleyebiliyorum.
O kristali büsbütün yitirmediğimizi mi
düşünüyorsunuz?
Düşünmüyor, inanıyorum. Bu umuda sahip olmasaydım tek satır
yazmağa cüret edemezdim.
Modernleşmiş Müslüman zihinlerin düçar olduğu çıkmaza
düşmediğinizi mi söylemek istiyorsunuz?
Türkiye'de İslamî aydınlanmağa öncülük eden Bediüzzaman'ın
ördüğü saçağa sığındım. Ruh'un parladığı ışığı Sözler'le tanıdım. Henüz on yedi
yaşında bir gençtim ve gözlerim ışığa boğulmuştu. Henüz Kafka'yı, Camus'yu,
Dostoyevski'yi tanımıyordum.
Saydıklarınız İslam’a karşı bir bakış açısı taşımıyor
mu?
Evet söylenebilir. Hüseyin Nasr'ın onlara ilişkin negatif
bir yorumu var. Kısmen katılıyorum. Nasr'ı gibi gerçek İslamî edebiyat, Franz
Kafka veya en iyi biçimde Dostoyevski'nin yazılarında gördüğümüz öznel edebiyat
türünden bütünüyle farklı. Batı edebiyatının bu önemli simaları, İslam'ınkinden
farklı hatta bütünüyle aykırı bir bakış açısı taşımaktadırlar. Nasr hristiyan
olmalarına karşılık Dante ve Goethe'yi, son dönemden T.S. Eliot, Rilke ve
Claudel'i İslam'a yakın buluyor ki, doğru. Buna öteki metafizik şairleri de
katabiliriz. Klee, Kandinsky, Tarkovsky gibi sanatçıları da. O'nun nihilizm
taklidi yapan sanatçılara yönelik eleştirisi de önemli. Şöyle diyor: "Bugün
Müslüman dünyada gözlemlenen en kötü trajedilerden biri de son zamanlarda
bilerek Batı'nın hastalıklarını taklide yeltenen yeni bir tür kişilerin ortaya
çıkmış olmasıdır. Böyleleri gerçekten bir bunalım içinde olmadıkları halde,
modern görünmek hevesiyle kendilerini bunalıma itmeğe çalışmaktadırlar.
Fırtınalı ve bunalımlı bir ruhtan çıkıyormuş izlenimi verecek şiirler
yazmaktadırlar. Oysa hiç de bunalım içinde değillerdir. Nihilist olmaktan kötü
bir şey yoktur; fakat Batı sanatının çöküşünü taklit etmek için nihilist
edebiyat üretme çabasıyla nihilizm taklidi yapmak daha kötüdür. Tanrıtanımaz ve
nihilist bir bakış açısının yanısıra İslam dünyasında yayılan psikoloji ve
psikoanaliz, İslam karşısında bugün cidden büyük bir tehlike durumunda bulunan
geleneksel İslamî psikoloji ve psikoterapiye dönmek ve edebiyat adına İslam
dünyasına giren bu kadar şeyin nesnel bir değerlendirmesini yapmaya imkân
verecek ölçüde özge bir İslamî edebiyat eleştiriciliği yaratmaktır". Tabi
nihil'e İslam tefekküründe nasıl bir anlam atfedildiğini de söz konusu etmek
gerekiyor. Nasr modern insanın nihil'i hep ürkütücü ve olumsuz yönüyle
tanıdığını söyler. Nihil'e verilen manevi anlam bu bakımdan önemli. Mevlana,
"biz de bizim varlığımız da yokluktur" diyordu. Nihil hayatını çevreleyen aşkın
boyuttan habersiz modern insana gerçek anlamıyla tanıtılmadıkça ürkütücü
işlevini sürdürecektir. Mevlana, "varlığımız gölgedir, Yaratıcı'nın varlığına
nispeten yokluktur" derken her lahza silinen ve yerini yenilerine bırakan bir
evren tasavvurunu dile getiriyordu. Bu ne Newton'un mekanik kâinat tasvirine ne
de ağnostiklerin körlüğüne benziyordu. Bu, evrenin bir zamansızlık ve
mekansızlık içinde yer aldığı fikrine dayanıyordu. Süruş'un Evrenin Yatışmaz
Yapısı'nda belirttiği gibi, kâinat hareketten başka bir şey değildir. Değil mi
ki hareket de akıcı ve giderek varolan, varoluşu dereceli bir varlıktır, cüzleri
de birlikte varolan cüzler değildir, bu sebeple yarının evreni yarın ortaya
çıkacak, hâdis olacaktır. Yoksa evren vardır da yarın da bulunması zamanın
geçişine kalmış değildir. Evrenin kaladurması ve üzerinden zamanın akadurması
demek değildir. Evrenin hareketi de dereceli olarak hudus bulması demektir.
Evrenin dereceli hudusu her lahza tecelli etmesi görünmesi ve ortaya çıkmasıdır.
Nihil'e dönersek... Bu birlik ilkesine bağlı olarak Allah dışındakilerin O'na
bağlı bir anlam düzeyine sahip oluşlarıyla ilgilidir. Masivanın fena damgası
yemiş olması ve varlığının ve görünüşünün "hayalî" oluşu... Allah gerçektir ve
Allah'ın dışındakiler O'nun gerçekliğine nispeten hayaldir. La mevcude illahu,
La meşhude illahu, bunu anlatır. Varlıkların hayalî oluşu, Allah'ın mutlak
varlığı ve Gerçekliğine nispeten "hiçbir şey" oluşu boşluğun manevi anlamını
belirtir. Burada karşımıza Birlik (tevhid) ilkesi çıkar ve varlığa anlam
kazandırır. Varlık vardır çünkü Güzel İsimler binlerce birlik perdesinde her an
cilvelenmektedir. Nasr, İslam sanatının her zaman maddi şeylerin geçici ve
zamansal özelliğinin vurgulandığı ve nesnelerin boşluğunun öneminin belirtildiği
bir ortam yaratmağa çalışmıştır, diyor: "Fakat nesneler tamamiyle gerçekdışı ve
mutlak olarak hiçbir şeyseler, kendisiyle başlanılacak hiçbir nesne ve üzerinde
konuşulacak hiç bir sanat olmayacaktır. Ancak tüm bütünlüğüyle bir ortamın
gerçekliği, hem nesnelerin hayali yönünü ve onların yansımalarını hem de
gerçekliğin daha yüce düzeylerinin ve nihayette bizzat Mutlak Gerçekliğin olumlu
sembollerini kapsar. Her iki yön de vurgulanmalıdır. Birisine boşluk tekabül
eder, diğerine de bir sanat ürününde uygulanan olumlu materyal, form, renk ve
benzerleri tekabül eder. Bunlar, birlikte onun gerçek dışılığına şekil vererek
ve aslî gerçekliğini olumlu bir sembol ve uyumlu bir bütünlük olarak
aydınlatarak bir nesnenin, mekânın ve hem de olumlu formunun eşit derecede
merkezî rol oynadığı İslam sanatının bir karakteristiği olan arabesk örneğinde
açıkça görülebilir. Arabesk, boşluğun, maddenin tam merkezine girmesini;
opaklığını ortadan kaldırmasını ve İlahî ışığın önünde onun şeffaf olmasını
mümkün kılar. Birçok formuyla arabeskin kullanımı aracılığıyla boşluk, maddî
nesnelerden boğucu ağırlıklarını kaldırarak ve ruhun nefes almasını ve
yayılmasını mümkün kılarak İslam sanatının farklı veçhelerine girer." Biz de bu
boşluğun orta yerinde iyyake nabudu ve iyyake nestain demiyor muyuz? Yaratışına
sebepleri perde etmiş olan Allah'ın yüreğimizdeki sesi doğrudan işitmesi...
Boşluk edebiyatta kinaye ve mecaz üretiyor. Sözcüğün aslı da, işarî anlamı da
boşluğun olumlu yönünü ortaya koyar.
Bu Baudrrillard'ın hipergerçeklik belirlemesini
çağrıştırıyor. Her şeyin iletişim nesnesine dönüştürülebildiği bir ortamdan söz
ediyor. Gerçekliği yitiriyoruz. İmge gerçekliğe yeğleniyor. Ne
dersiniz?
Nihil'in olumsuz bir içerikle tanımlanması sonucu karşımıza
çıkıyor bu. Baudrillard da McLuhan gibi aracın mesajı belirlediğinden hareket
ediyordu. Sahte gerçekliğin üretildiği modern iletişim aygıtlarının doğasına
ilişkin analitik bir bakış açısı sonucu her şeyi tümüyle yitirdiğimiz
varsayımına dayanıyor. Bu kısmen doğrudur. Buadrillard hepimiz ekranız, diyor.
Bizzat ekranız. Arada kalanlar insan değiller. Kendisi de bunun kötümser bir
yaklaşım olduğunu ifade ediyordu: Doğrudur: Artık oyun bir ekrandan ötekine
gönderiliveren bir oyuna dönüşmüş durumda. Tümüyle mitoloji üreten, saymaca bir
gerçeklik üreten ve içeriğini tüketim ilkesinin belirlediği bir iletişim ortamı.
Ekranı doldurmak dışında bir kaygısı yok. Raiting dışında. Descartes'in
varsayımı dönüşüyor: Kanal değiştiriyorum o halde varım. Bu aşkın boyutu yitiren
insanın yalancı söylem ve imgelere bel bağlamasıdır. Maneviyatı çölleşen,
zavallı bilincini sahte bir ekrana teslim eden modern insanın trajiği. Modern
iletişim araçları kitlesel modernleşmenin taşeronu olarak kullanılmaktadır.
Üstelik ekran saydamdır ve her türden değeri tüketmektedir. Ürettiği aracın
doğasına hapsoluyor insan. Oysa ekran karşımızda cansız bir külçe halinde
duruyor. Bir düğmesi var. Alıcı olarak her şeyi almağa, aktarmağa hazır. İçerik
aracın doğasını dönüştürebilir mi? Bu sorunun ciddi bir çözümsüzlük ürettiğinde
kuşku yok. Odaksız bir araç. Orada bir duyarlık üretmekten çok insanın önceden
sahip olduğu duyarlığı tüketmesi söz konusu. Bu odaksızlığa karşı nasıl bir
çözüm geliştirilebilir? Türdeş programcılık bir çıkış yolu olabilir mi? Konu
odaklı bir ekran oluşturulabilir mi? Yoksa sık sık lokal yapımlarda aynı tema
üzerinde bir teksif sağlamak suretiyle gününün önemli bir kesitini karşısında
geçiren seyirciye berhava olmayacak bir muhteva aktarmak mümkün olabilir mi?
Tabi televizyonun mitik bir dile, imgesel gerçekliği aktaran diline vurgu
koymamız gerekiyor. Ama nihil'in İslam maneviyatındaki anlamıyla televizyonun
mitoloji üreten dili arasında bir ilgi olduğunu sanmıyorum. Ben özdeşleşme
yoluyla seyircinin bilincini belirleyen bir araçtan değil, gerçekliğin bizzat
kendisi olarak imgeden söz ediyorum. Kendimizin mecaz oluşumuzdan...
Hakikatten neşet eden imajinasyonun da tüketim nesnesine
dönüştürülmesi tehlikesi yok mu?
Zaten ekranın aktardığı içerik metafizik imajinasyona
elvermiyor. Ekranda Gerçekliğin kendi formu içinde aktarılması söz konusu
olamaz. Hikmet, deneyimin bilgisidir. Nasıl yaşanmadan tasavvufi imgeleri
"kullanmak" mümkün olamıyorsa, her muhteva kendi dilini kendi formunu ve kendi
mediumunu kendisi oluşturuyor. Lâkin hikmet olmasa bile Hakikat'in kokusunu
taşıyan bir içeriğin ekrandan yansıması mümkün olabilir(mi). Doğrusu bunu tam
kestiremiyorum. Bizim bazı tecrübelerimiz oldu. Kanal 7'de Özkul Eren'in Esma
Zikri filan vardı. Bu tecrübeler aracın doğasını zorlayıcı örnekler. Ama
sinemada Tarkovsky mistik bir cereyana kapılarak geleneksel dramanın kalıplarını
kırdı. Tarkovsky sineması özgül bir sinema dilinin nasıl yepyeni bir solukla
esebileceğini bize gösterdi. Kısaca hikmetin bin bir dille yansıdığı bir ibret
perdesi oluşturdu. Bunun aynen televizyona taşınması çok zor. Çünkü biri odaklı
öteki odaksız. Tabi televizyonun doğasının başka çetin sorunlar içerdiğini de
belirtmem gerekiyor. Bu yüzden Baudrillard hâlâ bir "eser"den söz edilebilir mi?
diye soruyordu. Doğrudur ekran yapaydır, imgeleri iletir. İletilen asıl
değildir. Derinliği yoktur. Bilinci parçalar, yaralar ve enformasyon denilen
saçma sapan bir muhtevayı seyircinin bilincine boca eder. Muhayyilemizle barışık
olmayan bu ucubeden ciddi bir şey beklememek gerektiğini düşünüyorum.
Ama iletişim yazılarınızda odaklı televizyondan, bir hikmet
perdesi olarak ekran'dan söz ediyorsunuz?
Odaklı derken daha çok türdeş programcılığın egemen olduğu
bir televizyon ortamına gönderme yapıyorum. Batıda bunun örnekleri var. Bu
yüzden sözgelimi sadece haber, sadece belgesel veya sadece müzik yayını yapan
bir televizyon istasyonunun bizim açımızdan daha anlamlı olduğunu savunuyorum.
Bizdeki tecrübeler daha lokal bir tv yayınını öncelememiz gerektiğini
hatırlatıyor. Geleneksel televizyon formatını veri alarak işe koyulunca baştan
kaybetmiş oluyoruz. Hikmet perdesine gelince... Bunun Geleneksel kültürümüzde
bir damarı, bir karşılığı var. Kutsal İslam sanatının gerçeklik kavrayışı buna
elveriyor.
Nasıl yani?
Hz.
Ali'nin bir sözü var. Efendimizin (sav), "Allah var idi ve O'nunla beraber başka
bir şey yoktu" hadisini söyler ve ekler: "hâlâ da öyledir"
Bu
birlik ilkesidir. Yani İbn Arabi'nin ifadeleriyle söylersek, Varlık birdir,
birden fazla değildir. O da Allah'ın varlığıdır.
Burada panteizme düşme tehlikesi söz konusu değil
mi?
İbn
Arabi için söylersek tevhidin iç boyutuna ulaşmak söz konusudur. Fakat vahdet-i
vücutla ateizm arasında bir ara alan, daha doğrusu bir tehlike söz konusu
olabilir. Sufiler Allah hesabına kâinatı inkâr ederler, ateistler kâinat
hesabına Allah'ı. Neyse...Ne diyorduk?
Varlık birdir...
Evet Hüda'nın varlığından başka varlık yoktur diyor
Muhyiddin Arabi hazretleri. Her ne kadar birden fazla varlık yoksa da o varlığın
zahiri ve batını vardır. Batını bir nurdur ki âlemin ruhudur. Sözler'deki bekayı
ruh bahsini hatırlayın. Orada da İlahî nur'un kâinatın ruhu olduğu, varlığın
ruhu olduğu belirtiliyor. Alem bu nur ile dopdoludur. Bu nurun sonu, sınırı
yoktur. Sonsuz bir denizdir. Hayat, ilim, irade, kudret bu nurla kaimdir.
Eşyanın görmesi, işitmesi, söylemesi, hareket ve tasarrufu bu nur sayesindedir.
İbn Arabi'nin bu ifadelerini Bediüzzaman'da özellikle Esmaülhüsnanın kâinattaki
tecellilerini izah bakımından bulabiliriz. Kâinatın sonsuz ve sermedî bir hüsün
ve cemalle, kemal ve hikmetle vücut bulduğunu, bütün güzelliklerin o sermedî
hüsünden geldiğini, imanın bir bağlanma ve adanma olduğunu o bağın kopması
halinde kâinatın bir vahşetgâh ve hüzüngâh olacağı belirtilir. Semada,
yeryüzünde, varlığın yani maddenin alt sınırında mikrokozmosta, bir arş olarak
insanın yüreğinde her an İlahî bir ezgi titreşiyor. Allah'ı medih ve sena ediyor
varlıklar. Bin bir dille O'nu tesbih ediyor. Hareket kaynağı bu. Zamanın anlamı
buradan geliyor. Varoluş O'nun nuruyla anlamlanıyor.
İman bir intisaptır diyor Bediüzzaman. O bağ kesilse varlık
karanlığa düşer. İnsanın yüzeyindeki İsimler okunmaz. İşte İbn Arabi bu nurun
bir olduğunu, tek olduğunu ifade eder. Eşyanın doğası, özellikleri, keyfiyet ve
edimleri bu nurdandır lakin bu nur tektir. Varlıktaki tenevvü de oradan gelir
yani ehadiyet ve vahidiyet prensipleri O'nun Birliğinden gelir. Bunların her
biri bir pencere gibidir. Bediüzzaman tasavvuf geleneği bakımından her ne kadar
İbn Arabi ekolünden ziyade İmam-ı Rabbani ekolüne daha yakın ise de kâinat
tasavvuru bakımından benzeşirler. Peki bu nurun sıfatı nerede doğuyor. İşte sözü
edilen pencerelerden Otuz üçüncü Söz'deki Otuz üç Pencere rakamların semantiğine
dikkat ediniz yokluk ve fenadan beri olan Yaratıcı'ya varlıktan açılan kapıdır.
Varlığın gözüdür pencereler. Orada Bediüzzaman, Ve in min şey'in illa
yusebbihu'nun açıklamasını yaparken bunu belirtir. İlginç bir metafor kullanır:
Denizin yüzeyindeki kabarcıklar... Varlık alanına giren her şey Allah'ın
nurundan yani İsim'lerinden mazhar olduğu tecellilerle tıpkı suyun yüzeyindeki
yakamozlar gibi yanıp yanıp söner. İşte bir su damlasındaki ya da cam
zerreciklerindeki küçük küçük mecazî güneşçikler hep Şemsi Sermedî olan
Yaratıcı'nın nurunun akisleridir. Hareket de budur, varlık da budur, varoluş da
budur. Eğer O Şems-i Sermedî'nin ışığından yoksunlaşırsa sayısız güneşleri yani
putları kabul etmek gerektir. Burada kesrete de bir gönderme yapılabilir. Kesret
denizine savrulan insan Birlik ilkesinden Birlik'in selamet sahilinden
uzaklaşmış ve kâinatın cüzlerinde boğulmuştur. Yaratıcı'dan kopuk bir kâinat
tasavvuru prometeci trajiye düşüyor. Yani varlıklar bir hüzüngâh sureti alıyor.
Her şey ve herkes birbirine düşman vaziyeti takınıyor. Yardımlaşma yerini
çatışma ve birbirini acımasızca yok etmeye bırakıyor. Bu tasavvur, trajik dünya
görüşünün kaynağını oluşturuyor. Oysa çirkinlik de şer de hep İlahî Güzellik'in
hüsn-ü mücerred'in kavranması bakımından bir araç olarak yaratılmıştır. İBRET
nazarıyla bakıldığında zahirin çirkin yüzüne değil belki Cemil olan Allah'ın
yaratışındaki güzelliğe, o gizli yüze dikkat ediyoruz. Ve varlığın anlamı
değişiveriyor. Burada niyet ve nazar iki önemli anahtar kavram olarak karşımıza
çıkıyor. Niyet biliyorsunuz eşyanın mahiyetini tağyir ediyor. Dünyayı bir vahşet
ve hüzün evi değil Samedanî bir Kitap olarak mütalaa etmeğe başlıyorsunuz. Bu
öyle bir kitap ki, harf ve kelimeleri kendilerine değil O'nun İsimlerine işaret
ediyor. Bediüzzaman bu bakımdan Kudret'in varlığının kâinatın varlığına oranla
daha kesin olduğunu söyler. Tüm yaratılmışların hem birer fert olarak hem de
külliyetiyle O'nun, Kudret'in cisimleşmiş kelimeleri olduğunu söylüyor. Bu bizi
ayan-ı sabite ve Levh-i Mahfuz'a ulaştırıyor. Varlıkların Allah’ın ilmindeki
formlarına ayan-ı sabite denilir. Levh-i Mahfuz ise olmuş ve olacakların kayıtlı
bulunduğu İlahî defterdir. İbn Arabi mümkün varlıkların yokluktaki asılları
üzerine sabit olduğunu söyler ki, bu ayanı sabitedir. Orada Hakk'ın varlığı
dışında hiçbir şey yoktur. Peki vücud giydikten, beden libasını ruhumuza
giydikten ve yeryüzüne indirildikten sonra da mecazî bir varlığa sahip olmuyor
muyuz? Bu bakımdan bir ikon ödevi görmüyor muyuz? Hakk'ın isim ve sıfatlarıyla
belirmesinden başka nedir ki varlık? O'ndan gelen tecelliler olmaksızın bir
anlam ve hakikatimiz olabilir mi? Gazzali'de varlığın iki yönü olduğu gerçeği
bir kez daha dile gelir: Biri o şeyi zatına diğeri Yaratıcısı'na baktırır.
Herşey kendine bakan yüzüyle ölü, madum ve hakikatsizdir; vechullah itibariyle
vardır, diridir ve hakikidir. Zaten mecaz derken bir başka hakikate işaret etmek
üzere vücut bulmuş olanı kastediyorum. Mişkatülenvar'da şöyle denilir: Mecazın
en aşağı derecesinden hakikat düzeyine yükselen arifler varlık âleminde
Allah'tan başka varlık olmadığını, O'ndan başka ne varsa hepsinin yok olucu yani
madum hükmünde olduğunu apaçık görmüşlerdir. Andre Gide'in sanat eserinin bir
billur olduğunu belirten ifadelerini hatırlıyorum. Gerçeğin tüm berraklığıyla
çiçeklendiği bir cennet parçası. Saint Pol Roux gibi güzelliğini düşünüyorum.
Mutlak Gerçeklik O'nun katındadır. Burada ŞECERE metaforu bir kez daha karşımıza
çıkıyor: Düşünsel gerçekçiliğimizin kökleri Yaratıcı'da; meyveleri, dalları,
yaprakları bizim katımızda, heybetli bir ağaç...
Simgeciliğe bir kapı araladığınızı hissediyorum. Örtüşüyor
mu Esmaülhüsna yorumuyla?
Tam
değil ama herkesin kalbi hakikat için çarpar. Simgecilikle alegoriyi iltibas
etmemek gerekiyor. Grek düşüncesinde mücerret olanın müşahhaslaştırılması
biçiminde anlaşılıyordu simgecilik. Romantik dönemden itibaren somutun
soyutlaştırılmasına doğru evrildi. Marinetti'nin dediği gibi "düşünce imgeye
tıpkı bir akarsuyun yatağını bulması gibi, oluştukça kendi biçimini oluşturma
imkânı vermektedir". Pozitivizmin felç ettiği muhayyile yeniden kendine
kavuşarak mecaz'ı keşfediyor. Materyalizmin kâbusundan kurtulan ruh'un kendisini
bulması gibi. Bir zaman Kandinsky'nin de dediği gibi dinsizlik kâbusunun
çöreklendiği ruhlar inançsızlık tohumlarıyla doluydu. Sis ağır ağır dağıldı.
Görünenin ötesinde görünmeyen bir âlemin varlığı fikrine yeniden ulaşıldı.
Trajiyi burada aramak gerekir. Yani ruh beden çelişkisinde... Sonsuz'a, Asl'a
kanatlanmak isteyen ruhun maddî âlemdeki zincirlerden kurtulma çabasında.
Herkesin kalbi hakikat için çarpar, demiştim. Platon'un idealar fikrinde de
mağara alegorisinde de bu vardı. Nietzsche'nin trajedi kavrayışında da. Fakat
her şeyi özerk akıl putunda yeniden kurgulamağa kalkışan insan Descartes
ikiliğiyle yeniden kutsalla olan ilgisini kesmeğe çalıştı. Kültürel alanlar
ayrıştı. Ve akıl kuş'u akıl putu'na dönüştü. Bu kâbustan kurtuluyoruz derken
modernliğin ürettiği çelişkilere daha karmaşık bir cevap denemesiyle sorun
insanlık açısından çözümü güç bir noktaya çekildi. Anlamsızlığa ve nihil'in
olumsuzluğuna vurgu yapan postmodern dönemin sanatçısı tümüyle sorunsalı olmayan
bir edebiyat üretmeye başladı.
İslam sanatında gerçeklik kavrayışına değinmiştiniz.
Dilerseniz biraz onun izini sürelim.
Bu
noktada Beşir Ayvazoğlu'nun iki değerli çalışmasını anmak istiyorum. İslam
Sanatı'yla İslam Estetiği ve İnsan. Bu kavrayışın köklerini vahdet-i vücutta,
Ennead'larda ve tevhid ilkesine dair yapılan araştırmalarda arayan Ayvazoğlu
şöyle diyor. "Gerçeğin dış yüzüyle, başka bir deyişle aslında bir gölgeden bir
hayalden başka bir şey olmayan âlemin bin bir şekliyle uğraşmayıp Nietzsche'nin
dionizik durumunda olduğu gibi doğrudan doğruya fenomenlerin içyüzüne dalan
Müslüman sanatçının bu davranışına vahdet-i vücut nazariyesi yön vermiştir.
Fenomenlerin içyüzüne dalan sanatçı orada varlığı başkasına muhtaç olmayan
mücerred güzellik"le karşılaşıyor. Çirkinin bile iç boyutunun güzel olduğunu
farkediyor. Bizzat Hüsn-ü mücerred... Çünkü her şey güzeldir, ya bizzat ya
sonuçları itibariyle... Dış görünüşünün altında vurucu bir güzellik bize daima
gülümser. Baharda fırtınalı yağmurlar yer yüzeyine çiçeklerle bir tebessüm
vaziyeti verir. Güz'ün saldırgan ve tahripkâr doğasının gerisinde, ayrılık ve
hüzün perdeleri aralandığında Allah'ın Celal sıfatının mazharı olan kışın
şiddetinden korunmak için nazenin çiçeklerin güzel bir baharı gözledikleri
görülür. Allah yerin ve göklerin Güzelliğidir. Bediüssemavativelard ... Güzellik
Gerçekliğin iç boyutudur. Bu öte gerçek kavrayışı Kutsal sanatın önemli bir
boyutudur. İslam sanatçısı Gerçekliğin kavranması uğruna her öğeyi bir mecaz
olarak kullanır. Aslolan Gerçekliktir. O'nun yansıtılması için her şey bir ikon
ödevi görür. Bizde geleneksel dramın aksine kahramanların birer ikon olarak yer
aldığı bir anlatı geleneği oluşmuştur. Karagöz'ün minyatürün, ebrunun, çininin,
klasik şiirimizin, kıssanın, meselin, halk hikâyesinin özetle tüm estetik
formların birincil özelliği budur. Bu sanatçıyı ilkin bir üsluplaştırma ardından
bir soyutlamaya götürür. Stilizasyon ve tecrid. İç güzelin şaşırtıcı formları
sanatçının fenomenlerin içyüzüne yaptığı dalışlarla ortaya çıkar. Divan şairinin
tanımlanmış bir role sahip oluşu, onu birkaç mecaz ve kalıp içerisinde çıkış
yolu aramağa sevketmiş ve geleneksel sanatın "tenevvü" ve "tevarüd" denilen
niteliklerini karşımıza çıkarmıştır. Söylenen aynıdır aslında fakat her Divan
şairi bu aynın hem aynını hem de gayrını üretmek gibi çetin bir sınavla karşı
karşıyadır. Evet... Güzellik gerçekliğin iç boyutudur dedik. Hüsn. Hüsn-ü beyan,
hüsn-ü zan, hüsn-ü letafet, hüsn-ü mücerred... Bediüzzaman'ın Muhakemât adlı
eserinin Unsuru'l Belâgat bahsinde geçen bu kavram önemli. Nedir hüsn-ü
mücerred: Gayr olsun olmasın güzel olan şey... Şartlara bağlı olmayan mutlak,
mücerred güzellik. Vücud, hayat ve iman hüsn-ü mücerreddir. Mevsufsuz düşünülen
güzellik. Bu Hakikatin iç boyutu. Bunun halkla, ahlakla, ahlakı fazıla ile,
ahlakı hamide ile ilgisi var. Ahlakı hasene ile... Hasen-hüsn Güzel ahlak.
Hakikatin bir başka boyutu iyilik yani ihsan... Bu da hüsünle ilişkili.
Kandinsky buna iç güzel diyor. Ona göre iç güzel güzelin alışılmış şekillerinden
vazgeçildiği zaman ve gerekliliğin bizi ona doğru ittiği gerçek güzeldir. Dinsiz
olanlar buna çirkinlik derler. İnsan her zamankinden daha çok dış şeylerle
ilgileniyor ve içgerekliliği bilmiyor. Materyalist kâbusu yaşayan bir toplumda
Kandinsky, Tarkovsky gibi ruhunu primitiflerin ruhundan ayıran bir şüphe ve
bezgin acılar yaşamış sanatçıların Gerçekliğe ulaşabilmiş olmaları şaşırtıcıdır.
Evet hüsn-ü mücerred kâinatı kuşatmıştır. Güzellik, kemal ve adalet. Peki
çirkinliklere, şerlere nasıl bakacağız: Bu önemli soruya Bediüzzaman'ın
Risalelerde verdiği cevaplar Gerçekliğin iç niteliği olarak Güzelliğin fıtratta
asıl olduğu yönündedir. O'nun açıklamalarındaki estetik boyut yani Kur'an'ın
estetik bir bakış açısıyla yorumlanması bize modern dönemde kutsal sanatın
yeniden üretilmesi bakımından bir zemin sağlayabiliyor. Risale-i Nur/Sanat
bağlamlarına yönelik itirazlar bence henüz bu alanda doyurucu örneklerin ortaya
çıkmamış oluşundan iteri geliyor. Benim gerek öykülerim gerekse Yakaza, Mavi
Kanatlı Kuş metinlerinde Risale-i Nur'dan edindiğimiz duyarlığın bir
imajinasyona imkân verebildiğini söyleyebilirim. Fakat bu çalışmalar hep bir
hazırlık çalışması olarak algılanmalıdır. Öğretiyle daha sahih bağları olan daha
incelmiş ve daha soyut, daha yoğun bir dile sahip bazı örneklerini ele alıyordu.
Bediüzzaman'ın özleştirdiği İslam estetiğine rüya boyutuyla yaklaşmayı
deniyordu. Bu çabaların henüz yolun başında olduğunu belirtmek durumundayız. Ne
yazık ki resimde figürel tasviri baştacı eden roman ve tiyatro gibi gayri İslamî
bir kültürün ürettiği formları veri alarak işe koyulan aktarmacı ve öykünmeci
bir tutum bizde de yıllar yılı egemen oldu. Minyeli Abdullah filminin hasılat
rekorunu ölçüt alarak böylesine önemli sosyolojik bir kitâp kapaklarımızın
tümüyle figüratif resimlerle oluşturulmasını anlamak çok güç. Meleklerin kaçtığı
bir resmi sürekli başucumuzda tutacağımızı düşünmüyoruz. İslam sanatının görsel
formlarına ilişkin bir ön çalışma yapmadan "İslamî roman", "İslamî sinema",
"İslamî resim", "İslamî televizyon" gibi ucube birtakım kavramlaştırmalarla sığ
bir ikonografiye kapılanıyoruz. İslam'ın kutsal metninin harf ve ses'ten
teşekkül ettiğini, kendisi logos olan bir insanın ikonografisi aracılığıyla
vahyedilmemiş olduğunu düşünmeden işe koyuluyoruz. Burjuva sınıfının ürettiği
sorunlara ayna olan klasik roman anlayışını veri alarak yola çıkıyoruz. İşte
romanda olsun hikâyede olsun Tanzimat'la oluşan bu dünyevî geleneği Kutsal
gelenekle takas ediyoruz. Uzun yıllar bizim yazıp yayımlamadığımız öyküleri
okuyanlar, zihinleri Tanzimat geleneğine şartlanmış olanlar bizi
yadırgıyorlardı. Risale-i Nur'daki temsilleri çağdaş mesel olarak veri alıp işe
koyulmuştuk. Onların da referansı İslam uygarlığı idi. Bediüzzaman'ın Kur'an-ı
Kerim dışında hiçbir mehaza gereksinmediği dönemde de başucundan ayrılmayan bir
kitap vardı: Bostan ve Gülistan. Risalelerdeki bazı öyküler oradan
alıntılanmıştır. Suhûf u İbrahim'den alınan Sekizinci Söz gibi sözgelimi
Pançatantra masallarından, Mesnevi'den, Molla Cami'den alınan öyküler vardır.
Bunlar, Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'ın girişinde ifade ettiği gibi "esrarını"
Kur'an'dan almış metinlerdi. Estetik reflekslerimiz itibariyle oldukça yüzeysel
ve öykünmeci bir noktaya hapsolduğumuzu ne yazık ki itiraf etmek durumundayız.
Öyle ki bu refleks, bizde edebî kritiğin de oluşmamasına dolayısıyla kendi
söylediğini ya da yazdığını mutlaklaştıran insanların hakikati perdelemesine yol
açmıştı... Güzellik kavrayışına daha doğrusu gerçeklik kavrayışına dönersek...
Şerlerin ve çirkinliklerin yaratılmasındaki hikmetler üzerinde duruyorduk.
Güzelliğin dolaylı olduğu yani çoğu güzellikleri sonuç veren bir çirkinliğin de
güzel olduğunu söyleyebiliriz. Bu dolaylı bir güzellik. Ama aslolan güzel oluşu.
Güzelliklerin görünmemesine, gizlenmesine neden olan bir çirkinliğin yok olması,
görünmemesi yalnız bir değil belki bir kaç kez çirkindir. Bir ölçü olarak
çirkinlik olmasa güzelliğin gerçekliği yalınkat olur, çoğu katmanları gizli
kalır. Güzellik çirkinliğin müdahalesiyle genleşir, açılır ve sümbüllenir. Küçük
zararlar, şerler ve çirkinliklerin yaratılması çirkin değildir. Şerrin
yaratılması değil işlenmesi şerdir, diyor Bediüzzaman.
Biraz ürkekçe soruyorsunuz güzelliğin ne olup ne olmadığını.
Peki nerede arayacağız güzelliği?
Goethe de bunu soruyor. Güzelliğin açıklanması neredeyse
imkânsız bir yerde olduğunu söylüyor. "Büyük şairlerin ve ressamların, hisseden
bütün insanların eserlerini seyrederken rüyada gibi ansızın karşımıza çıkar"
diyor. Bir im, bir ışık, bir gölge gibi. Çizgilerini hiç bir tanım
yakalayamıyor.
Güzelliğin modern dönemde lüks bir form olarak algılandığını
söylemiştiniz. Bu yargıya nasıl varıyorsunuz?
Modernistlerin güzelliği lüks bir form olarak gördüklerini
söylemiştim. Bunun çirkinliğin tıpkı şeytan gibi güzellik ve Allah karşısında
sözümona eşit bir konumda ve işlevde görülmesinden çıkarıyorum. Yani mevhum-u
muhalifiyle söylersek çirkinlik güzelliğin yerini alıyor. Güzelliğin sahip
olduğu alana çirkinlik taşınıyor. Manevî bir cehenneme döndürülen bir dünyada
bunun aksini beklemek hayalcilik olmaz mı?
Peki ahlak sanat ilişkisi nasıl gerçekleşiyor?
Zaten ahlak yani ihsan dediğimiz olgu yani Allah'ı görür
gibi inanmak ve kulluk etmek Gerçekliğin iç boyutudur. Ahlak ve sanatın
ayrıştığı, özerkleştirilmeğe çalışıldığı günümüzde gerçi bu süreç aydınlanmanın
bir projesiydi ve önceleri başlamıştı güzel'in iyi ve gerçekle ilişkisini
yeniden kurmak zorundayız. T.S. Eliot'un çağdaş edebiyatı din ve ona dayalı bir
ahlak şuurundan yoksun bulduğunu hatırlayınız. Bu Bediüzzaman'ın Lemeat'da
yaptığı gibi ki orada Eliot'ın Lawrence gibi yazarlara getirdiği etik eleştiriyi
Bediüzzaman, Zola gibi natüralistlere de getirir bizi Kur'anî edebten süzülen
edebiyatla kaynağını özerk akılda bulan ve sanatçının bireysel deneyimini
taçlandıran iki ayrı geleneğin ya da tutumun mukayesesinden de çıkarılabilir.
Eliot, gerçi çağdaş edebiyatı ahlaksız tasrih ediyordu. Maddeci ve kendisini
dünyevî bir ahlak felsefesiyle sınırlayan çağdaş edebiyatın okuyucusunu yaşadığı
süre içinde bu dünyanın nimetlerinden ellerinden geldiği kadar yararlanmağa
teşvik ettiğini, belirtiyordu. Modern edebiyat maddecilik ve aşırı dünyevîlikle
yozlaşmıştı. Çağdaş yazar mananın maddeye üstünlüğünün ayrımında değildi. O'nun
edebiyat eleştirisini çevreleyen etik sarmala katılmamak mümkün olmadığı gibi
Hıristiyanî irfandan kalkarak İslam'a yakın, Kur'anî edebiyatın kaynaklarıyla
örtüşen bir değerler silsilesini öne sürdüğünü söylemek mümkün olabiliyor.
"Çağdaş edebiyat bir bütün olarak bize değerlerimizden çok şey kaybettiriyor".
Bu uyarıyı yıllar önce henüz tarihin yağmalanmadığı, anlamsız ve saçmaya dayalı
postmodern bir edebiyatın, yeni bir hurafenin üretilmediği bir dönemde yapmıştı.
Bugün tıpkı şeytan gibi modernist/postmodernist sanatçının kendisi trajik bir
durumdadır. İyinin trajedisi olabilir mi? Daemon’a ilişkin çalışmalarını ilgiyle
izlediğim Mustafa Armağan, Bilgi Hikmet’teki yazısında bu soruya giriş
mahiyetinde çarpıcı açıklamalar getirmişti. Trajik durum, trajik olgu Müslüman
sanatçının zihninde tümüyle berraklaşmamış bir sorun olarak duruyor. Grek
trajedisinden ayrılan bazı trajik kavrayışları var. Lakin dramatik eserle
uğraşan, bu alanda üreten çağdaş İslam sanatçısının bu çetin soruyla ödeşmesi
gerekiyor. Bunun eserle mümkün olabileceğini düşünüyorum. Kâinattaki
güzelliklerin Cemal ve Kemal sıfatlarından süzüldüğüne inanan Müslüman sanatçı,
çirkinliği bir form olarak üretemez. Çağımızın önemli bazı yazarlarının
eserlerinin insanlık açısından zararlı sonuçlara müncer oluşunu gözardı
edemeyiz. Yazarın niyetini aşan bir etki gücüne sahip oluşu "eser"i en az
"müessir" kadar sorumlu kılıyor. Bu bakımdan trajediyle, geleneksel dramla eser
bazında ödeşmemiz gerekiyor. Bu yönde yapılacak fikri spekülasyonların yararını
inkâr etmiyorum. Rüya Sineması çalışması da bu amaca matuftu. Armağanın Daemon
yazıları da bu alanda hatırı sayılır bir birikim oluşturuyor. Onun yazılarında
netleşen düşünce, trajik durumu üreten Şeytan'ın aslında kendisinin trajik bir
yerde durduğudur. Bu çok önemli. Şeytan İslam inanışında Allah gibi müdahil ve
özerk bir konuma sahip değildir. Varlığın menfi kutbu olarak algılanması
tartışılan bir husus. Varlığın O'nun Cemal'ine ayine olduğu bir tasavvurda
Şeytan çirkinliğin bir vahid-i kıyasi, şerlerinse güzelliğin inkişafında tebei
bir fonksiyon gördüğü düşüncesi var. Oysa gerek antik Yunan trajedisi gerekse
geleneksel dramatik çerçeve gerçek, iyi ve güzel kategorilerini akıl ve nefs
ekseninde tanımlıyor. Nefsi ruh yerine koyan tutum bize içkin bir form olarak
yansıyor. Oysa şeklin bir "araç" olduğunu, onu da içeriğin belirlediğini gözden
kaçırmamalıyız.
Dinî olmadığı halde din şuuru taşıyabilen metinler
var.
Evet doğrudan dinî olmayan lakin dinî şuurun belirlediği ya
da izdüşürdüğü metinler de var. Sanatçının kaba vaiz olmadığı...
Demek ki çirkin güzelin düzeylerini göstermek üzere var
kılınıyor ve Gerçeğin ortaya çıkmasında bir ölçü birimi ödevi
görüyor?
Kesinlikle. Güzelliğin güzelliğini artıran çirkinin
çirkinliğidir, diyebiliriz.
Simgeye ilişkin eksik kalan bir şey var. Simgeciliğin belli
bir gerçekliğe cevap vermek üzere belirlediğini söylediniz. Daha doğrusu
İmge'nin gerçeklik olduğunu belirttiniz. Peki bunu yapay imajinasyondan nasıl
ayırdedeceğiz?
Merdiven imgesini düşünün. Yücelme, yükselme, tırmanma...
Julien Green'in Eliade'nin alıntıladığı bir ifadesi var Günlük'ünde. 1933
yılında şöyle yazıyor: "Korku fikri veya biraz daha güçlü diğer tüm duygular,
bütün kitaplarımda açıklanamaz bir şekilde merdivene bağlıymışa benzemektedir.
Bunu dün yazdığım tüm romanları gözden geçirirken farkettim. Bu etkiyi hiç
farketmeden nasıl tekrarlayıp durduğumu kendi kendime sordum. Çocukken beni bir
merdivende izlediklerini hayal ediyordum. Annem de gençliğimde aynı endişeleri
duymuş; bana bunlardan herhalde bir şeyler geçti..." Eliade bunu yorumlarken
ölüm fikrinin neden bir merdiven imgesine bağlı olduğunu ve eserlerinde tasvir
ettiği tüm dramatik olayların aşk, ölüm, cinayet neden bir merdiven üzerinde
meydana geldiğini biliyoruz. Tırmanma veya yükselme MUTLAK GERÇEĞE GİDEN YOL'u
simgelemektedir ve dindışı bilinç içinde bu gerçeğe yaklaşılması hem korku hem
sevinç, hem cazibe hem de iticilik içeren çifte değerli bir duyguyu harekete
geçirmektedir. Buna bir haşiye düşülebilir: Merdiven imgesinin semavî
gerçeklikte insanın miracı olduğu, bununsa Peygamber'in (a.s.m.) şahsında Miraç
olayıyla gerçekleştiği söylenebilir. Günde beş vakit Yaratıcı'ya doğru bir
merdiven gibi yükseldiğimiz, miracımızdır namaz. Merdiven semavî gerçekliğe
doğru insanın yükselişini, Mantıkuttayr'ın Simurg'u gibi ruhun bir kuş olup
Allah'a kanatlanmasını, insanın masivadan kalbini tecrid ederek Yaratıcı'ya
yönelmesini vs. simgeler. Bu imlemeler gerçektir. İmge gerçekliktir bu bakımdan.
Fakat dinî olsun dindışı olsun her türden imgeleştirmede sanatçının kişiselliği
de bireysel deneyimi de etkindir ve burada deşifresi her zaman kolay olmayan bir
içgörü söz konusudur. Sanatçının iç yaşantısı besin kaynağıdır. Orada döllenen
ve büyüyen bir "eser"in nispeten karmaşık bir kişisellik içinde geliştiği
söylenebilir. Ama kollektif bilinç denilen ve anonim estetik kodların hükümferma
olduğu bir alan da var. Bu bakımdan Eliot'un şairin kollektif bilince yaptığı
katkıyı söz konusu etmesi anlamlıdır. "Sembolcü ruhun dumura uğradığı" bir
çağda, çözük bir kültürel ortamda yirmi beşinden önce tarih şuuru edinmesi
gereken şairin geçmiş çağlarda oluşan tüm sanat eserlerinin kendi aralarında
ideal ve uyumlu bir düzen oluşturduğunu belirten Eliot, "tarih şuuru olan şair
yalnız kendi zamanının şuurunu ifade etmekle kalmaz" diyor, O'na göre
Homeros'den bu yana tüm Avrupa edebiyatı ve onun içinde düşünülmesi gereken
kendi milletinin edebiyatı aynı anda vardır ve bütün edebî eserler organik bir
bütün oluştururlar. Şairin geleneğe yaptığı katkıyla halka bozulur ve yeni bir
form kazanır. Şair, geçmişi hal ile birleştirir; kollektif bilinçle kendi
deneyimini bir araya getirir. Bir özdeşlik kurar. bunun olgun bir ruh ve
dimağdan çıkabileceğine inanıyor Eliot. Şimdi İslam sanatının İslam vahyinin
derunî niteliklerini yansıttığını düşünürsek geleneğe Müslüman sanatçının
yapacağı katkıyı kavramamız mümkün olabilir. Sanatçı içgörüyü dinin nesnel
gerçekliğiyle ve ilkeleriyle tetabuk ettiriyor. Bu bakımdan sembolizasyonu
kollektif oluyor yani kollektif semboller oluşuyor. Kutsal Kitap'ta yer alan
sembolleri bu bakımdan inceleyebiliriz. Rüya Sineması'nda Yunus Peygamber'in
kıssasına ilişkin Fromm'un yorumuyla Bediüzzaman'ın yorumunu karşılaştırmıştım.
Bu bize bir ipucu sağlayabilir. Fromm, balığın Yunus'u(as) yutmasını dış
dünyadan mutlak olarak soyutlanma ve trajik bir yalnızlık olarak deşifre ediyor.
Oysa Lem'alar'da Yunus(as) kıssası deşifre edilirken semboller Gerçek'e uygun
bir biçimde açımlanıyor. Yunus Peygamber'i yutan balık nefs'tir. İnsanın negatif
boyutu olarak nefs sürekli bir potansiyel düşmandır. Nefsimiz balığımızdır, bizi
yutmak için ağzını açmış bekliyor. Gece ve karanlık, bilinmeyen geleceğimizdir.
Denizin yükselen dalgaları, varlıktaki dalgalanmalardır. Ölümler... Musibetler,
zamanın sayfasına yazılan ve çizilen varlıklardır vs. Burada Gerçek
sembolizasyonun Kutsal'la ilintisini farkedebiliyoruz. Tabi Kur'an'ın
müteşabihatını da söz konusu etmek gerekiyor. Temsil ve teşbih kullanıyor. Bir
gün Peygamberimizin huzurunda derin bir gürültü işitiliyor: "Yetmiş yıldır
yuvarlanan taş cehenneme düştü" diyor. Burada da teşbih var. Yetmiş yaşında ölen
bir kafirden söz ediyor.
Bu sizin öykülerinizde de geçen bir teşbih, yanılıyor
muyum?
Doğru. Yetmiş yıldır beynine kayan kıymıktan söz ediyor
Osman Yıldız.
Etik-estetik bağlamına dönmek istiyorum. Kur'an'da iyi/kötü
kategorilerine ilişkin soyut bir kavramlar sistemi bulabiliryor
muyuz?
İzutsu bulunmadığını söylüyor. İkincil bir ahlakî dilin
oluşması sonraki çağlarda fıkıhçıların işi olmuştur. Lakin iyi/kötü biçiminde
tercüme olunabilecek bir değerler sistemi vazediliyor. Hayır-şer, hasene-seyyie,
tayyib-habis, haram-helal kavramları bu ikincil dilin oluşmasına elveren bir
değerler sistemi vazediyor. Kur'an'ın iyi/kötü kategorilerine yüklediği anlam
betimleyici ve işarî kelimelerle yapılır. İzutsu'ya bakılacak olursa herhangi
bir terimin betimleyici mi yoksa değerleyici mi olduğunu bilmenin güç olduğu
sınırda durumlar var. Meselâ küfürle imanın bir ara alanı olduğundan söz
ediliyor. Ateizm cehenneminde tutuşan bir sanatçının dilinden tevhidin batınî
boyutunun dile gelmesi mümkün olabiliyor. Allah'ın her an bize yeniden sunduğu
iyilik kaynağına yönelmemiz gerekiyor. Ahlakî olanla estetik olanın çakıştığı
yere. Bu bakımdan SALİHAT kavramı yani imanın dışlaşması bize bir ölçü sunar.
Kur'an'da sık sık en salih amel ifadesi iyinin tezahürü olarak düşünülebilir.
Ayrıca bir, takva gibi kavramlar var.
Duyusal bilginin bilimi ya da özgür sanatlar teorisi olarak
estetiğin bizde sistematik bir disiplin olduğu söylenebilir mi?
Fenni beyan, belâgat, cezalet, fenni bedi', ilmi cemal vs.
bazı kavramlaştırmalar var. Mantık-metafizik-şiir ilişkisini konu alan
çalışmalar var. Fakat "güzelliğin bilimi" Genel değerlerden veya sorunlardan
soyutlanmış bir "güzellik bilimi"nden İslam'da söz edilebilir mi? Modern
psikolojinin analitik çözümlemelerine benzer bir estetik teori yok sanıyorum.
Bediüzzaman'ın Unsur'ul Belâgat'ında da ahlakî yargılardan bağımsız bir "bilgi"
kavrayışından söz edilemez. Bin dokuz yüzlerin başlarında geleneksel İslam
ulemasının bir refleksi O'nda da baş gösteriyor ve özgün bir eser veriyor:
Muhakemât. Girişinde ifade ettiği gibi, amacı İslam kılıcına bir saykal
vurmaktır. Hakikatin üzerindeki hurafe tozunu silkmek... Referansları da Arap ve
Acem edebiyatının önemli örnekleri. Hariri'nin Makâmât'ı, Sekkaki ve Zemahşeri
gibi belâgât dahileri, şiir-mantık ilişkisi, tabiatı taklit olgusu, anlam-suret
ilişkisi, lafızperestlik, sözün hayatlanması ve neşvü neması, teşbih, kinaye,
mecaz sorunları... "Güzelliğin bilgisi" kavramlaştırmasının neresinde yer
alıyor? Kestirmek kolay değil. Ayvazoğlu'nun da belirttiği gibi, bu tarifin
sınırlarını çoktan aşmış bir disiplin estetik. Bir "felsefi ve psikolojik
teoriler toplamı"...
Beşir Ayvazoğlu'nun İslam sanatlarındaki "güzel" tanımına
ilişkin söyledikleri "güzellik bilimi" olarak estetiğin nasıl kavrandığını
yeterince açıklıyor: "İslam sanatlarında güzel deyince anlaşılan Batı kaynaklı
objektivist ve subjektivist estetiklerin anladığı manada bir güzellik değil,
‘mutlak güzellik'tir ve bu güzelliğin görünen alemdeki içkinliğidir. Müslüman
sanatçı için sözgelişi gül, kendiliğinden güzel olmadığı gibi, bizim onda
kendimizi yaşamamız da değildir. Gülün güzelliği Tanrı'nın Cemal sıfatının
ondaki görünüşüdür." Sezai Karakoç'un dizelerinde sırrına erdiği gibi bir
zamanlar, "Gül şarabından içtik sabahları/Namazın ta kendisi gül şarabı/Bir
şarap oruçlarımızdır damıtanı"ve bir "Gül uygarlığı" kurduk: "Gül şarabının
uygarlığı/Gül kokusundan mest olup/Ölüyken dirilenler gibi/Ağacağız kente
şimdi". Batı kökenli "güzellik" kavramlaştırması bu gül coşkusuna ulaşamaz.
Orada çirkinlik bir form olarak kendisini üretir ve dayatır. Oysa müslüman
"sanatçının görevi, güzelliği kaynağından yakalamak"tır. Mimesis ve katarsis
gibi olgular bu sanatın bağlamı dışındadır. Sanatçının çabası Yaratıcı'ya
benzemek değildir, nesnelerin benzerini oluşturmak hiç değildir. Ayvazoğlu,
Müslüman sanatçının ferdiyetini de paranteze aldığını belirtir: "İslam sanatları
çerçevesinde değerlendirilebilecek bütün sanat ürünlerinde sanatçının
ferdiyetini olabildiğince paranteze aldığı, bunun da sanatı bir çeşit metafizik
oyun haline getirdiği açıkça görülür. Müslüman sanatçılar eserlerini bazen
imzalarını bile atmayacak kadar kendi ferdiyetleri dışında düşünmüşlerdir.
Psikolojiye en fazla bağımlı görünen şiir bile zaman içinde ferdî arızalardan
büsbütün arındırılarak arabesk gibi sadece dilin kendi imkânlarına dayanan bir
ifade vasıtası haline getirilmiştir. Mecazlaştırma yoluyla semantik alanları son
derece genişletilen kelimeler, tıpkı Arap alfabesindeki harfler gibi, adeta
plastik bir kullanışlılık kazanırlar." Bu ihsan'ın belirlediği ilkeler
doğrultusunda dilin kendi içine doğru zenginleşmesi demektir. Ahlakî ilkelerin
doğrudan devreye girmesi... Bu bizi kaba bir moralizme götürmüyor. İslam fıtrat
dinidir. İnsaniyet-i kübradır. Fıtratın doğru okunması Kutsal kitaplarla mümkün
olur. Fıtrî olan insanîdir, insanî olan estetiktir. Sanatçı üretirken ruhsal
özgürlük içindedir. Ruhun Allah'a bağımlılıkla gerçek özgürlüğe ulaşabildiğini
düşündüğümüzde "eser"in inşa sürecinde sanatçının fıtrattaki aslî cevhere yani
hakikate ulaştığını, hakiki bir imajinasyon üretebildiğini anlayabiliriz.
Ahlakın kaynağı dindir. Ahlak insanların kendi kendileriyle ve birbiriyle hatta
nesnelerle ilişkilerini belirler. Aydın hocanın dediği gibi, ‘dünyanın pek çok
yerinde kanlı ve kirli bir tabloya bakıp insanlar güzel diyemiyorlar, tablo
güzel olsa bile..." Sanat-ahlak birliğinin bozulması, güzelliğin bir bilgi
kategorisi olarak algılanmasını sonuç veriyor. Konuşunca musîki, yazınca hat
gibi ruhun açık uçlarını dile getiren velileri düşünün... Secdeye vardığında
kendisini yıkık bir duvar sanarak sırtına kuşların konduğu İbrahim et-Teymi'yi
düşünün... Bu resim bize sanatın insanın en doğal edimi olduğunu anlatıyor.
İsmet Özel'in, kedi için mırıltı neyse, insan için de şiir odur" sözlerindeki
gibi... Nasr'ın İlahi Güzellik'e ilişkin söylediklerindeki gibi: "İslam'daki iç
hayatı anlamak, İlahi Güzellik'in hem sanat hem de tabiat üzerindeki etkisine
değinilmediği zaman eksik kalır. İslam sanatı şekil dünyasıyla uğraşsa bile tüm
özgün kutsal sanatlar gibi iç yaşama açılan kapıdır. İslam temelde kalp üstüne
durmuştur. Ve güzelliği Gerçek'in herhangi bir sıhhatli tezahürünün gerekli bir
parçası olarak tezahür eder." Kelimenin iç sesinin kalpte bir titreşim
oluşturması ve bunun nesnelerin soyut bir temsili olarak meydana gelmesi...
Kelime bir iç sestir, derken Kandinsky de buna işaret eder. Bunun gizine
erdiğimizde insan olarak kendi ruhsal imkânlarımızın da farkına varıyoruz. Öznel
tecrübelerle gerçeği sahiplenmemiz içimizin ışımasındandır. Tarkovsky sanatsal
keşif ve kavrayışların her keresinde dünyanın yeni ve benzersiz bir görüntüsünü,
mutlak gerçeğin bir hiyeroglif olarak sunduğunu belirtiyor. Ruhumuzun
hiyeroglifi. Sanatçı kendisine Yaratıcı'nın verdiği yeteneklerin, imkânların
bedelini ödüyor. Bu manevî ve ahlakî bir ideale sahip olmakla mümkün olabilir.
Slogan bu; "Gerçek sanatçı ölümsüz olanın, ebedî olanın peşindedir." Şiir bu
bakımdan ebediliğe açılan bir kapı, Kutsal metne en yakın söz'dür. Kâbe duvarına
asılan şiirler Kutsal Kitap vahyolununca hakikatsiz olduğu anlaşılmış ve
indirilmişti. Bediüzzaman, Sözler'de, "Kur'an'ın hakaiki şiirin hayalâtından
müstağnidir" derken buna gönderme yapıyordu. Orada hakiki olmayan bir imaj
evreni söz konusuydu. Ruhsuz sanat... Bu trajik bir durum.
Tarkovsky'nin yaptığı çağrı da bu saymaca gerçekliğe karşı
bir tutum almak değil miydi?
Tarkovsky için en önemli ödev, insanın kendi kaderine karşı
sorumluluk bilincini yeniden yükseltmekti. İnsan kendi ruhuna yeniden dönmeli,
diyordu, dönmeli ve acı çekmeyi, eylemlerini vicdanıyla bağdaştırmayı yeniden
keşfetmeli. Bu ahlakî bir çağrıydı.
Ahlakî olduğu kadar estetikti de...
Evet.
O'nun nefs-i levvame katmanına yükseldiğini
belirtiyorsunuz...
Bunu bir gün Ayşe hanımla konuşurken kendisi ifade etmişti.
Günlük'ünde (Zaman Zaman İçinde) özellikle ölümüne doğru bir arınma yaşadığını,
oruç tuttuğunu biliyoruz. Sanatı Yaratıcı'ya, mutlak gerçeğe ulaşan yol şeklinde
görüyor. Bunu naklettiğimde Ayşe hanım "işte, nefs-i emmarede duran bir insan
bunu söyleyemez" demişti... Tabi Tarkovsky, gerçek İsevîliğin batınî boyutunu
sinema perdesine taşıdı. Vizöre bu gözle baktı.
Görüntü ve Kader başlıklı yazılarınızda rüya sinemasından
sonra yanılmıyorsam "iman sineması"ndan söz ediyordunuz. Özellikle Risalelerden
yaptığınız bazı alıntılar ve haşiyeler sinemanın bir ibret perdesi olarak nasıl
oluşturabileceğinin ipuçlarını veriyordu. Fakat bir kavramlaştırma telaşı
seziliyor, çalışmalarınızda neden?
Rüya sineması, iman sineması, Gerçeğin sineması... Tüm
bunlar mutlak olmayan zihinleri bir hazırlığa itmek için yapılan fikrî
spekülasyonlar. Üstadın ibret için sinemaya gittiğini biliyoruz: Risaleleri
okurken bu iki kavramlaştırmağa rastladım ve bana ilginç göründü. İman sineması
ve manevî sinema... Tabi bunlar doğrudan sinemanın doğasına yönelik bir
sorunsaldan yola çıkmıyor ya da şöyle diyeyim: Burada sinema temel bir
problematik olarak ele alınmıyor. Üstad Eskişehir hapishanesinin penceresinde
otururken karşıda lise mektebinin kız öğrencilerinin gülerek oynadıklarını
görüyor. "Birden" diyor, "MANEVİ BİR SİNEMA ile onları elli sene sonraki
vaziyetleri bana göründü. O elli altmış kızdan kırk ellisi kabirde toprak
oluyor, azap çekiyor. On tanesi yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde
iffetini koruyamadığı için sevgi beklediklerinden nefret görüyor." Bu bir
müşahade... Orada manevî bir sinemayla insanlık durumu görünüyor. Gerçeğimiz
yansıyor... Bir aynadan yansır gibi. Bu temsil sinemanın bir ibret perdesi
olabileceğini duyuruyor. Tabii niyet meselesi devreye giriyor. Niyetin eşyanın
mahiyetini tağyir ettiğini, davranışı belirlediğini biliyoruz. Bu aynı zamanda
Üstad'ın estetiğine ilişkin bir ipucu da veriyor. Müslüman'ın kalbindeki
merhametle baktığında toplumun yaşadığı belalara karşı bir şifa eli
uzatabileceği... Sanat acıları gidermede, insanın ruhunu acılardan kurtarmada
bir merhamet kaynağı olabilir. Bir de insan, gerçeğini o aynadan seyredince
kendisine çarpacak ve fıskı içindeki elemi hissedebilecektir. Sanatçı O'nun
ruhuna konuk olarak bir tenasüh ya da ruh göçü yaşayarak tasvir ediyor. Üstad,
"ehl-i dalalet ve sefaheti sefahetinden vazgeçirmenin yegâne çaresi dalalet ve
sefahetteki ayn-ı elemi göstermektir" der. Batılı tasvir sınırını taşmadan bunu
gerçekleştirebiliriz. Sanatın hayatı okuması, hayatın iç mantığını yansıtmasıdır
bu. Tabi eğer "ağaç mesajdır" önermesini bir dogma olarak veri almazsak...
Bediüzzaman içeriğin aracı dönüştürebileceğine inanıyor. Niyet ve nazarla...
Ayrıca Ayet'ül Kübra'da "iman sineması" geçiyor. Yine bağlam farklı lakin bize
sinemaya ilişkin bir ipucu sunuyor: "...gelecek zamanı, değil vahşetgah ve
karanlık...belki iman gözüyle görür ki, saadet-i ebediye saraylarında, hadsiz
rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle
dolduran bir Rahman-ı Rahim-i Zülcelali ve'l İkram'ın ziyafetleri kurulmuş ve
ihsanlarının sergileri açılmış oraya sevkiyat var diye İMAN SİNEMASI'yla
müşahade ettiğinden derecesine göre bakî alemin bir nevi lezzetini
hissedebilir..." Burada yine geleneksel sinema çerçevelerinin dışında soyut bir
gerçekliğin yansıdığı hikmet perdesinden söz ediliyor. Şualar'da "Geçmiş zamanın
elli sene evvelki hadisatı sinema ile hal-i hazırda gösterildiği gibi gelecek
zamanın elli sene sonraki istikbal hadisatını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i
dalalet ve sefahatin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilse
idi..." Yine Şualar'da şu ifadeler geçiyor: “...yüz yirmi dört bin peygamberler
ve onların verdikleri haberlerin izlerini ve SİNEMADA GİBİ GÖLGELERİNİ keşf ile
görüp tasdik ederek..." Tıpkı Kiramen Katibin gibi gördüğünü aynen kaydeden
meleklere benzer Şekilde alıcı aygıtın gerçekliği saptırmadan yansıtması
şeklinde bir düşünceden söz edilebilir. Tabi teknolojik burjuva uygarlığının bir
ürünü olarak sinemanın Süleyman aleyhisselamın Belkıs'ın Tahtı'nı göz açıp
kapayıncaya dek yanına getirtmesi mucizesiyle de ilişkilendiriyor Üstad. Bunu,
"mucize"yi rasyonalize etmek Şeklinde üstünkörü yorumlayıp geçmek doğru değil
sanıyorum. Dinin aklileştirilmesinden çok, modernliğin ürettiği sorunlara
yönelik somut çözümler üretmesi biçiminde algılamak gerekiyor. Bediüzzaman'ın
Ayet'ül Kübra, Münacaat gibi Risaleler'indeki metafizik imajinasyonu gözardı
edip bu türden tevillerini dünyevî bir nazarla ve analitik bilgiçliklerle
berheva etmek sadece ona yaklaşanın niyet ve nazarını ele verir. Üzerimize
saldığı İlahî ışığı Şiddeti zuhurundan gizlenmiş görenler yani görmeyenler
sinemayı tümüyle seküler bir alan olarak düşünenlerdir. Emirdağ Çiçeği'nde
havadaki esir maddesine sesi nakletme yetisi veren Yaratıcı'ya bu nimetin Şükrü
olarak radyo mikrofonunda Esma zikri yapılmasını, O'nun tesbih edilmesini
önerir. Eyüp Sultan'ın Şehre bakan bir tepesinde otururken karşıdaki kabristanı
seyreder ve "geçmiş zamanın gölgeleri" olarak sinemadan söz eder. Yine burada da
İBRETLİ bir NAZAR söz konusudur. İnsanlığın ağlanacak gülüşlerine, gelecek
kaygısı ve akıbetbinlik adesesiyle, şaşaalı bir gece bayramında hapishane
penceresinden bakarken muhayyilesinde beliren ve ruhuna doğan bir "vaziyet"ten
bahseder: "Sinemada eski zamanda, mezaristanda yatanların vaziyeti hayatiyeleri
göründüğü gibi, yakın bir gelecekte mezar ehli olanların müteharrik cenazelerini
görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım". Merhametin kabardığı bir anda
muhayyilesinde beliren RESİM, bize hakikî bir sinema fikri sunuyor. Lemeat'ta
sinema ve tiyatroyu, "geçmiş zamanın gölgeleri ve tenasühvari mazi kabrinin
hortlakları" Şeklinde tanımlıyor. Sinemayı da tiyatroyu da estetik bir fenomen
olarak tümüyle reddetmiyor. Fakat roman, eleştiriden ziyadesiyle nasibini
alıyor. Batının yaşadığı uygarlık bunalımından romanın bir çıkış yolu sağlamak
üzere kullanılmasını sefil ve hakikatsiz buluyor: "Bir tek ilacı bulmuş o da
romanlarıymış; kitap gibi bir hayy-ı meyyit (ölü can), meyyit hayat veremez"
diyor.
Sinemayı Levh-i Mahfuzla ilişkilendiriyorsunuz. Buna nereden
varıyorsunuz?
Tüm
yapıp ettiklerimizin sinemada gibi kaydedilmesinden. Tüm eylemlerimiz bir alıcı
aygıtın resimlemesi gibi kaydediliyor.
Bir rüya sineması mı yaşıyoruz?
Öyle denilebilir. Rüya Sineması'nın Tarkovsky'ye ilişkin
bölümüne Bediüzzaman'dan bir alıntıyla girmiştim: "Demek bu hayat ve mevt içinde
yuvarlanan, toplanıp dağılan varlıklar içinde başka maksat var. Şu ahval, taklit
ve temsil için tertip edilen duruma benzer. Nasıl büyük masraflarla kısa
toplanma ve dağılmalar oluyor. Ta ki suretler alınsın, terkip edilsin, SİNEMA'da
gösterilsin. Onun gibi dünyada kısa bir müddet zarfında hayat geçirmenin bir
gayesi şudur ki, suretler alınıp terkip edilsin, amellerin neticesi alınıp
hıfzedilsin, mecmayı ekberde muhasebesi görülsün".
Burada sinemanın ontolojik gerçekliğe dönük yüzünü
okuyabiliyoruz. Tarkovsky, Kieslowsky, Bergman, Dreyer gibi yönetmenlerin sinema
anlayışı bununla örtüşüyor. Hayatın anlamına ilişkin sorular soran bir sinema
onlarınki. Saadet menzili olan cennette dünyevî maceramızı nasıl perdede film
seyrediyormuşçasına izleyeceksek, rüya içinde rüya gördüğümüz bu dünyada da
sinema bize içsel kaderimizi ifşa imkânı sunabilir. Levh-i mahv ve isbat...
Sürekli varolan, sürekli yok olan, ölüp ölüp dirilen varlıkların yazıldığı bir
sayfadır zaman. Zamansallığı aşmak bakımından hayatın fani yüzündeki beka
ışığını bulabiliriz. Bu varlığın özüne inmekle mümkündür. Varlığın yüreğindeki
Birlik ritmine katılmakla... Her şey bir deverana kapılmış, Yaratıcı'ya doğru
akış halindedir. Bu akıma tutulmak, bu cereyana kapılmak... Sinema içerdiği
ifade imkânlarıyla kalbimize yumruğunu vurabiliyor. Bir salona giriyor ve orada
kendi muhteşem gerçeğimizle yüz yüze geliyoruz. Müthiş bir şey bu.
Bazin'in tanımını yürürlükten kaldırıyor musunuz?
Aksine tanım, Gerçeklikle buluşuyor. Ne diyordu? Gölgeler
dininin ayini... Sinema yeni bir estetikti. Doğduğunda resim ve fotoğraftan
farklı olarak hayatın özgül bir boyutunu, bir parçasını yansıtabileceğine
inandırmıştı herkesi. Fakat egosantrik hayalciliğin boyunduruğunda tümüyle
seküler bir kültürü aktarıyordu. Gerçi sessiz sinemacılardan da rüyaya kapı
aralayan yönetmenler vardı. Ama Üstad'ın ifadelendirdiği gibi bir "ibret
sineması" -işte bir kavramlaştırma daha size- olarak eşsiz ürünler
verildi.
Bu biraz marjinal çerçeve ifade etmiyor mu? Yani sözünü
ettiğiniz ahlakçı yönetmenler Amerikan sinemasının geleneksel duyumlarının
cazibesi karşısında pek şanslı görünmüyorlar?
Kemiyetin keyfiyete nispeten ehemmiyeti yoktur kaziyesini
hatırlayalım. Mustafa Özel'in ifadesiyle, "niteliğin egemenliği"... Bu Gerçek'in
gücüdür, büyüklüğüdür. Bu şimdilik nüve halinde fakat büyümeğe, genişlemeğe,
yayılmağa elverişlidir.
Müslümanların dramaya yabancı olduğunu söyleyen Şerif
Mardin, Daemonic olgunun dilimizde ne olduğunu açıklamakta bir zorlukla karşı
karşıya olduğumuzu belirtiyor. Dramatik eserlerin oluşmamasını daemon'un çağdaş
kültürümüzde de örtülü kalmış/bırakılmış oluşuna yoruyor. Daemonic güçlü insan
kişiliğinin tümünü bir dalga gibi kaplama potansiyeli taşımıyor mu ki Müslüman
sanatçı dramatik eser üretemiyor?
Kendi içinde bazı çelişkiler içeriyor ifadeleriniz.
Öncelikle daemonic gücün Batı'da kazandığı anlam çerçevesiyle Kur'an ve
hadislerdeki anlam çerçevesi önemli farklar içerir. Buna değinmekte yarar var.
Yeni Dergi'nin bir sayısında Mustafa Armağan'ın Daemonun maskeleri: İblis mi
Şeytan mı? başlıklı bir yazısı vardı. Ondan önce Şerif Mardin'in Ülgener'e dair
makalesi yer alıyordu. Armağan gerek Mardin'in gerekse ona kimi itiraz şerhleri
düşen Nuray Mert'in yazılarına da gönderme yaparak konuya çarpıcı boyutlar
kazandırdı. Orada bence esas olan nokta, Üstad'ın da ifade ettiği gibi,
yaratılışta aslolanın hayır ve güzellik olmasıdır. Şer ve çirkinlik (varlığın
olumsuz kutbu da denilebilir) bu esas noktaya hizmet etmek üzere yaratılmıştır.
Çirkin güzele mikyas olmak üzere varediliyor. Oysa Mardin daemonic gücün ya da
insanın daemonic uzantılarının felsefi bir yaklaşımla cinsiyetin gücü
yaratıcılık inadı ve iktidar hırsı gibi boyutlarından söz ediyor. Dramatik
olguyu üreten şer güç tıpkı Allah gibi müdahil bir konumda bulunuyor fıtratta.
Gerçekte böyle bir durum söz konusu değildir. Şeytan da Allah'ın bir memurudur.
O da tavzif edilmiştir. İkinci Husus: İslam hayata son tanımaz. Ezel ve ebed
kavramları hayatı dünyevî alanla sınırlamıyor. Böylesi bir tasavvur elbette
batılı anlamda trajedi üretmez. Ama Armağan'ın da belirttiği gibi İslam'ın
batınî yorumlarında, tasavvufta daemonic güçler nispeten daha müdahil bir
konumdadır. Telbis ü İblis, Füsus ul Hikem'e yazılan şerhler, Müzekkiünnüfûs
gibi eserler bunu gösteriyor. Armağan'ın Camideki Şeytan başlıklı yazısında da
ilginç bir temadan söz ediliyor. Bediüzzaman'ın Beyazıt Camii'nde hafızları
dinlerken kendisini görmediği fakat hayalen sesini işittiğini söylediği
Şeytan'la münazarası... Bu daemonic gücün müdahil olmağa çalıştığında ortaya
çıkmıştır ve gerçekten bize önemli bir argüman sunar.
Trajik durum fıtrî halde evrende de bulunmuyor
mu?
Beden-ruh çelişkisinin Müslüman açısından trajik bir durum
ürettiğini söyleyebiliriz. Nefsimizle vicdanımız arasında yaşadığımız çatışma...
Bu batılı anlamda bir trajedi üretmiyor ama. Ayvazoğlu'nun da vurguladığı gibi
"Müslüman sanatçı trajikten şuurlu olarak kaçınıyor. Maddîlikten dolayısıyla
çatışmadan arındırılan bir dünyada trajedi düşünülebilir mi?" Rasim beyin
Hallacı Mansur'dan hareketle geliştirdiği trajik tanımı zannımca yine geleneksel
batı trajedisiyle pek örtüşmüyor. Ölüm var öyleyse hayat saçmadır diye inanıyor
birisi. Öteki ölüm gerçek hayata doğuştur, diyor. Hallacı Mansur'a recm
maksadıyla gül atan Cüneydi Bağdadi'nin durumu da Bediüzaman'ın ilk
talebelerinden birinin mahkemedeki haline benziyor. Yalan söylemek haram, doğru
söylese Bediüzzaman'a zulmedecekler, "Allah'ım ruhumu kabzet" diye yalvarıyor ve
mahkeme salonunda manevî bir şehid olarak ölüyor. Şimdi bunun neresi Oidipus'la
örtüşüyor? Bu Dionizik bağlamın neresine yerleşiyor? Peki biz sinema deyince
şematik bir mesel çalışmasını mı anlayacağız? Hayır, biz gerçek trajediyi
üreteceğiz. Trajediyi hakiki anlamına kavuşturacağız. Sonsuz bir hayata namzet
olarak yaratılan insanın dünyevî tercihlerindeki trajiği anlatacağız. Hakikate
sağırlaşan insanın dramını yansıtacağız. Dünyevî olanla uhrevî olanı tercih
zorunda bırakılan insanın seçim güçlüğünü anlatacağız. Materyalist ve
egzistansiyalist tasavvurun edebiyat formu içinde aktarılması olmamalı bizim
yapacağımız. Trajik dünya görüşünün gerek Yeşilçam'da gerekse romanda nasıl bir
sonuca yol açtığını hep birlikte gözlemliyoruz.
Şiirde buna benzer bir çözülmeden, bir gelenek çatlamasından
söz edebiliyor muyuz?
Şeyh Galip'le bir kırılma süreci başlıyor tabiiki. Klasik
şiirin sonu, modern şiirin başlangıcı olarak kabul ediliyor. Fuzuli'yle batı
tarzı romantisizmden farklı, bir bakıma Şia lirizmiyle de beslenen romantik bir
boyut kazanmıştı klasik şiirimiz. Kuğunun son şarkısı Şeyh Galip'tir bence Yahya
Kemal değil. Sebki Hindi'nin yerli bir versiyonu olmak dışında Şeyh Galip
imajinasyonu bakımından modern çağa girerken bize İlahi Gerçeklikle temasın
şarkılarını bağışladı. Mesnevi geleneğinin son örneği Hüsn ü Aşk'tı. Tıpkı
Mantıkuttayr gibi doğrudan kutsal bir edebiyat, kutsal bir şiir üretti. Sanatın
bir ibadet ortamında doğması ve bir ibadet ortamı doğurması, Hüsn ü Aşk'la göz
kamaştıran bir örnek kazandı. Fakat Şeyh Galip'den sonra Lefkosçalı Galib,
Hersekli Arif Hikmet gibiler saf şiirsel mahiyeti yitirmişlerdi. Namık Kemal,
Ziya Paşa ve Şinasi bize geleneğin yaşadığı çatlağı aşikâr biçimde gösterdiler
Necip Fazıl ve özellikle Sezai Karakoç'la yeniden o damara rücu ediliyordu.
Cahit Zarifoğlu ile Şeyh Galip damarına tümüyle irca olundu. Zarifoğlu gürül
gürül bir şiirle ve semavî Gerçekliğin yeryüzündeki meyvelerini devşirircesine
yeniden Kutsal Gelenek'le aramızda muhteşem bir köprü kuruyor. Rembaud'nun
tanımına en çok mazhar olanlardan biriydi. Şair, gaybı görür gibi, eski zaman
törenlerinin anahtarlarını keşfediyor gibi konuşuyordu, sembolleri tüm kozmik
muammayı içinde taşıyordu. Bediüzzaman'ın, "cemadata ruh üfler gibi" dediği bir
şiirdi bu. Gerçek şiir... Öteyi beriye çeken... Sözün cansıza can verdiği...
İslam maneviyatıyla edebiyatı arasında kurulan bu ilişki, modern dönemin çözük
kültür ortamında hak ettiği ilgiyi henüz devşirememiştir ne yazık ki... Her
şeyin tersyüz edildiği bir toplumda duyarlık ayrışmış, mantıkla şiir arasındaki
ilgi kopmuş, "zihinsel kabiliyetle duyarlılık ayrışmış"tır. Nasr'ın belirlemesi
bize ışık tutabilir: Doğu öğretilerine göre şiir manevî ve zihnî ilkenin, dilin
maddesi ya da özü üzerine atfedilmesinin bir sonucudur. Bu ilke aynı zamanda
evrensel uyumla ve baştan başa kozmik tezahürde bulunan bu evrensel uyuma eşlik
eden ritimle ayrılmaz bir biçimde ilişkilidir. Bu nedenle geleneksel şiirin
ritmik örüntüleri, kozmik bir hakikate sahiptir. Onlar derin bir biçimde zihnî
ilke ile ilişkilidir ve insanın ruhunda manevî tahakkukun geleneksel
yöntemlerinin yardımıyla, nesnelerin manevî ve zihnî ilkesiyle insanın aslî
ilişkisini yeniden mümkün kılar. Geleneksel şiiri biçimlendiren ritim,
geleneksel ses bilimine dayanan tamamen büyüleyici pratiklerin kalbinde
bulunabilir ve belirli bir vahiy tarafından kutsanan kutsal dillerle
ilişkilidir. Mantık, şiire ancak mantığa saygı rasyonalizme dönüştüğünde ve
şiir, hakiki entellektüel bir bilginin açıklanmasının bir aracı olmak yerine,
duygusallığa ya da bireysel hususiyetlerin ve öznelliğin biçimlerinin
açıklanmasının bir aracına indirgendiğinde karşıt olur. Fakat mantığın bizzat
aşkın olana doğru yükseliş için bir merdiven olduğu ve şiirin de ister açık bir
biçimde didaktik, isterse daha başka bir şey olsun, entellektüel ve manevî mesaj
taşıdığı geleneksel bir ortamda, mantık ve şiir birbirlerini tamamlarlar ve her
ikisini de kapsayan Hakikat'e işarette bulunurlar. Nasr, bu bağlamda
Mantıkkuttayr'ı örnekler. Mantık'ın Arapça ve Farsçada lafzî olarak mantık
anlamına geldiğini belirtir. Bediüzzaman da Unsur'ul Belâgat da duyguya
dönüştürülebilen düşüncenin doğal mecrasının, anlamın şiirsel formu olduğunu
belirtmiştir. Mananın nazmı... Bu terkibi kullanır. Mananın nazmı, mantık
düzeneğiyle kayıtlanır, güçlenir. Bu kâinattaki mükemmel nizam gibidir. Eser
tabiata benzetiliyor burada. Makrokozmos olgun bir düzüne sahiptir. Ve onda tüm
güzelliklerin kaynağı olan mücerret hüsn dercedilmiştir. Eşyanın içyüzündeki
melekûtundaki güzellik...Şairi şöyle tanımlar Bediüzzaman: Kâinatın olgun
düzenindeki mutlak güzellik çiçeklerini deren bir bülbül, bu çiçeklerle şakıyan
bir kuş... Sanatçı hüsn ü mücerred bahçesindeki çiçeklerin latif kokusunu alır
ve bize sunar. Şiire güzellik kazandıran anlamın ahengidir. Bir ulusun mizacı
doğasının kaynağı olduğu gibi ulusal dili de hissiyatının yansımasıdır.
Fuzuli'nin Türkçe şiirlerinin Arapça ve Farsça olanlarına rüçhaniyeti bunu
doğrular. Bediüzzaman burada Acem şiiriyle temas kuran acemî sanatçıların Fars
edebiyatına yaptığı kötülüğe de değinir. Ve anlam-suret bütünlüğü... Bu önemli
soruna gönderme yapar: "Maaninin tasavvurlarından sonra lafzın arkasına gitmekle
fikirleri çatallaşmıştır. Gide gide lafız mânâya üstün gelmekle onu kullanarak,
lafz mânâya hizmet etmeli kaziyyesi aksine çevrildiğinden belâgatın tabiatından
böyle lafızperest söz cambazlarının sanatına kadar...belki tasannularına uzun
bir mesafe girmiştir." Burada Hariri'nin Makamât'ını örnekler: Onun Makamât'ı
Hamedani'nin eserinden anlam yönüyle zayıf olmasına rağmen söz ustalığı
bakımından gölgede bırakmıştır. Bu yüzden Abdulkahir-i Cürcani bu hastalığı
tedavi etmek için Delaili îcaz ve Esrarü'l Belâgat'ın üçte birini onun
ilaçlarıyla doldurmuştur. Evet lafızperestlik hastalıktır fakat bilinmez ki
hastalıktır. Üstad sadece suret-anlam ikiliğini değil genel bir tutum olarak
biçimi önceleyen ve gide gide egosantrik hayalciliğe tapılan tüm estetik
tavırları eleştirir: "Lafızperestlik nasıl bir hastalıktır...öyle de
suretperestlik ve üslubperestlik ve teşbihperestlik ve hayalperestlik ve
kafiyeperestlik şimdi filcümle ileride ifrat ile tam bir hastalık ve manayı
kendine feda edecek derecede bir maraz olacaktır." Anlamdan çok "dil"e vurgu
yapan modern ve postmodern dönem sanatçısına erken bir eleştiri... Kafiye
sorununu atlamadan bir parantez açmak istiyorum. Bediüzzaman'ın "Şiire benzer
fakat Şiir değildir" dediği Şiirsel metinlerinde kafiyeye çok az rastlarız.
Lemeat'ın girişindeki Şu ifadeler bize ışık tutabilir: "...nazım ve kafiyeyi
bilmediğimden ona kıymet vermezdim. Safiyeyi kafiyeye feda etmek tarzında
hakikatin suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu nazımsız,
kafiyesiz kitapta en âlî hakikatlara en müşevveş bir libas giydirdim. Evvela,
daha iyisini bilmezdim. Saniyen, cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen Şuaraya
tenkidimi göstermek isterdim. Salisen, Ramazanda kalp ile beraber nefsi dahi
hakikatlerle meşgul etmek için böyle çocukça bir üslup ihtiyar edildi. Fakat ey
kari ben hata ettim, itiraf ederim. Sakın sen hata etme. Yırtık üsluba bakıp o
âlî hakikatlere karşı dikkatsizlik ile hürmetsizlik etme." Yine Sözler'de "Kavli
Nevalai Siseban"ı severek okuduğunu, ilahi formundaki bu esere özenerek, onun
Şiirleştirme biçimini kendi eserinde kullanmağa çalıştığını fakat nazma benzer
bir nesir yazdığını söyler. Vezin için zorlama yapmadığını, nazmı düşünmeden
özgürce yazdığını, isteyenin nazım, isteyenin nesir olarak okuyabileceğini
belirtir. Ve ekler: Her kıtada anlam bütünlüğü var, kafiyeye takılınmasın, külah
püskülsüz, nazım da kafiyesiz olur. Lafız ve nazım sanatça çekici olsa nazarı
kendisiyle meşgul eder ve nazarı manadan çevirmemek için perişan olması daha
iyidir. Şu eserinde Üstadım Kur'an'dır kitabım hayattır...Bu beni daima uyaran,
ilk okuduğumdan itibaren bana kılavuz olmuştur. Hayatı okumak. Sanat, hayatı
okur. Hayatın özüdür, hayatın kendisidir. Bize hayatın arka planını yansıtır.
Bize hayatın anlamını duyurur. Onu gösterir. Hayatın gizemli karmaşası orada bir
düzene kavuşur. Orada boşluğa fırlattığımız soruların bir gün başımıza
düşeceğimizden habersiz olduğumuzu anlarız... Bir özveri... Yazı yalnızlıktır
gerçekten. Yüreğin müziği. Hayatın özündeki müzik. O ritim, o Şiir, o ses
sanatta dile geliyor. Bediüzzaman naklî kaynakları itibariyle zengin bir
gönderme alanına sahip. Ama burada görüyorsunuz kitabım hayattır diyor. Bu
gerçekten ilginç bir şey... Bu fikre dikkatle eğilmeliyiz. Ve bir başka nokta
fes püskülsüz, nazım da kafiyesiz olur diyor. Bediüzzaman'ın bir bakıma serbest
Şiire, saf şiire, özgür, açık uçlu bir Şiire yakın durduğunu görüyoruz. Bu
ifadelerin yazıldığı yıllar henüz Haşim'in serbest müstezat yazmadığı yıllardır.
Necip Fazıl gibi Şiire metafizik boyut kazandıran bir Şair bile kafiye ve vezin
konusunda alabildiğine tutucudur. Sezai Karakoç'un ilk Şiir kitabının,
Şahdamar/Körfez'in yayımlandığı yıllardan yaklaşık otuz sene önce... Bediüzzaman
bu düşünceleriyle çağın bedi'si olmuştur. Benim elbisem gibi üslubum da gariptir
diyor. İmzasını Garibüzzaman diye atıyor. Vemaallemnehuşşi're... ayetininin bir
sırrına bu çağda mazhar olmuş biri olarak Bediüzzaman'ın doğrudan şiir olmasa
bile, bir şiiriyet içeren metinleri tasannu ve tekellüfsüzdür. Boğaz'da Yûşa
tepesindeki inziva günlerinde yazdığı dizeler Niyazi-i Mısri'nin ilahilerini
çağrıştırıyor: "Beni dünyaya çağırma; ona geldim fena gördüm/Dema gaflet hicab
oldu; ve nur-u Hak nihan gördüm/ Bütün eşya-yı mevcudatı birer fani muzır
gördüm..." Bu tablonun girişinde Şöyle diyor: "Yirmi beş sene kadar evvel
İstanbul Boğazındaki Yûşa tepesinde dünyanın terkine kadar verdiğim bir zamanda
bir kısım mühim dostlarım beni dünyaya eski vaziyetime döndürmek için yanıma
geldiler. Dedim yarına kadar beni bırakınız istihare edeyim. Sabahleyin kalbime
bu iki levha hutur etti. Şiire benzer fakat şiir değiller. O mübarek hatıranın
hatırı için ilişmedim. Geldiği gibi yazıldı." Buna benzer bir tecrübeyi
Barla'daki sürgün günlerinde yaşıyor: "Bir vakit Barla'da Çamdağında yüksek bir
mevkide semanın yüzüne baktım. Gelecek fıkralar birden hutur etti. Yıldızların
Lisan-ı hal ile konuşmalarını hayalen işittim gibi yazıldı. Nazım ve şiir
bilmediğim için nazım kaidesine girmedi, tahattur olduğu gibi yazıldı." Bu
parantezden sonra Muhakemât'a dönersek... Biçime aşırı ölçüde önem atfeden
tutumun eleştirisine... Bediüzzaman'ın şu öneride bulunduğu görüyoruz: Evet
lafza zinet verilmeli fakat anlamın tabiatı istemek şartıyla ve üsluba parlaklık
vermeli fakat amacın kabiliyeti uygun olmak şartıyla, surete haşmet vermeli
fakat mananın iznini almak şartıyla ve teşbihe revnak vermeli fakat matlubun
ilgisini göz önüne almak şartıyla ve hayale cevelan vermeli fakat hakikati
incitmemek şartıyla... Bu İslam sanatının metafizik bir temeli olduğunu
benimseyen görüşe yakın bir tutum. Devamında kelam'ın boyutları üzerinde duruyor
ve Tenbih'te ilginç bir şey karşımıza çıkıyor: Bir Arap şiirinden alıntı
yapıyor. Anlamı şöyle: "Yağmurun geç gelmesini şikâyet eder. Mahbubun ağız suyu
gibi suyunu emer. Acaba yeri Mecnun, bulutu Leyla gibi bu şiir sana tahyil
etmiyor mu?" "Bu şiiri güzel gösteren", diyor, "içindeki hayalin gerçeğe
yakınlığıdır. Çünkü yağmur geç gelse toprak vız vız gibi bir ses çıkararak
suyunu çeker. Bu durumu gören gecikmesine ve şiddetli ihtiyacına intikal
ettiğinden bir muaşaka bir konuşmaya ulaştırır." Teşbih, telmih, istiare, mazmun
ve üslup sorunlarına ilişkin bir dizi yorumdan sonra Bediüzzaman soyut dil'e
ilişkin görselliği de ilgilendiren bir yorum yapar: "Nasıl içiçe tasvirlerde
siyah bir noktayı bir ressam koysa o nokta birinin gözü, ötekisinin yüzünün
beni, berikisinin burnunun deliği, başkasının ağzı olduğu gibi kelam-ı âlî'de
dahi öyle noktalar vardır." Bu ifadeler bana Kandinsky resimlerini
çağrıştırıyor. Klee, Mondrian ve Miro resimlerinde de, nisbeten Picasso'da da
var bu özellik. İslamın soyut resme imkân vermesi...
Müslüman sanatçının varlığın merkezinde durması ve idol
değil ikon olarak nesneleri resmetmesi hangi ilkeden neşet ediyor?
Dilerseniz bunu İzzetbegoviç'in Doğu Batı Arasında
İslam'daki yorumlarıyla açalım: İslam sanatının surete karşı tavrını estetik bir
tutumun teyidi olarak görüyor. İslam sanatı dinî alanda bütün antropomorfik
imajları dışlıyor ve insana tümüyle kendisi olma yolunda yardım ediyor. Begoviç
şöyle diyor: İslam sanatı bütünüyle insanın kendi esas kıymetini anlamasına
yardım edecek bir ortam oluşturmayı amaçlıyor. Bu yüzden son derece nisbî,
geçici nitelikte de olsa put olabilecek her şeyi reddediyor. Allah'ın görünmeyen
"huzur"uyla insan arasında hiçbir şey bulunmayacaktır. Semitik ikonofobya
tezinin ortaya çıkmasından bu yana durum çok değişmiştir. Suretlerden mahrum bir
görsel sanat soyutlamalarla dolu bir duygu kabıdır. Batının figürsüz sanatla
neredeyse bir yüzyıl süren flörtüne rağmen, insan imajının yokluğu İslam
sanatının tarafsızca değerlendirilmesi konusunda aşılmaz bir engel olma
özelliğini korumaktadır. Sözgelimi Andre Malraux, İslam'ın soyut sanatını,
"insanı resmetmediği için değil, insanı ifade etmediği için" insanlığın küçük
bir ürünü olarak görmektedir. Bronowski bile Elhamra'nın mükemmel matematiksel
simetrisi içinde birkaç saat geçirip Hıristiyanlığın basit imajlar dünyasına
geçtiğinde bir zindelik hissine kapılmaktan kendisini alamamaktadır. Zindelik
hissinin kaynağı ise, öküz, eşek ve İsa heykelidir. Şöyle demektedir: "İslam
ibadetinde hayvanî suretler, düşünülemez. Burada ise sadece hayvan şekline izin
verilmekle kalınmamaktadır. Tanrının oğlu bir çocuk, bir kadın olan annesi
bireysel ibadete konu olmaktadır. Artık başka bir dünyadayızdır, soyut kalıplar
değil, hareketli ve ele avuca sığmayan bir hayat. Müslüman için dindışı dünya
diye bir şey yoktur. Şu anlam da ki: Hiçbirşey Allah'ın iradesi dışına çıkamaz
ve hiçbir ortam profan değildir. Peygamberimiz çok güzel bir şekilde buyurmuştur
ki, "bütün yeryüzü bir mescittir". Dolayısıyla bir Müslüman açısından dünyevî
sanat aynı zamanda kutsaldır. İslam sanatının olağanüstülüğü, tevazu ve
dünyevîliği kutsallıkla mezcetmesi ve Allah'ın mahluku olmasından kaynaklanan
bir kıymete sahip olmasıdır. Onunla yeni tanışan biri için İslam'ın toplumsal
sanatı bir duygusal oyun ve coşku olarak görülürse de o aynı zamanda çok derin
bir fizikötesi hakikati sembolize eder. Onda gözlerin gördüğünden çok daha
fazlası var, özdeyişi hiçbir zaman İslam sanatı konusunda olduğu kadar doğru
olmamıştır. Onun masum duygusallığı yüce bir manevîliği çağırmaktadır, onun
hedonizmi bütün zevklerin kıymetsizliğini göstermektedir, onun tevazuu Allah'ın
yarattıklarının güzelliklerine söylenmiş gizli bir övgüdür. Ve onun ölçülü
geometrisi simetrisi, düzeni ve uyumu bir hakikati anlatmaktadır ki, o bu evrene
ait değildir. İslam sanatı son tahlilde anlatılamazın anlatılmazlığını
anlatmaktadır. İslam sanatında bulunmayan şey insan değil insan bedenidir.
İslamî gelenekte insan salt bir et ve enerji yığını olarak değil, bir homo
intellectus olarak alınmaktadır. İslam sanatı insan bedeninin insanın tek
sembolü olduğunu reddederken soyut tasviri, lisanı (hat, kaligrafi) ve
geometrisiyle insanın nihai sembolünü, aklını ifadelendirmektedir. Dil ve
geometri (yazı) insanın ürünleridir, tabiatta bulunmazlar. İnsan, aklının
gücüyle tabiata emrini kabul ettirir ve halifeliğini ortaya koyar. İslam
sanatına göre düzen hayatî önem taşır ve sadece aklı dolayısıyla vahye yani
Kur'an'a muhatap olmaktadır. Akıl ve vahiy İslam'da birbirinin karşıtı değildir.
Akıl insanı kurtarır ve sanat insana aklını kurtarmakta yardımcı olur... Bu
noktada aklın, kalbin bir fonksiyonu olarak ele alındığını belirtmemiz yerinde
olacaktır. Buna kalbî akıl da diyebiliriz. İbn Arabi "Bunda kalp sahipleri için
bir öğüt vardır"ı yorumlarken bunu belirtir. Bediüzzaman da aklı kalbin bir
boyutu olarak ele alıyor. Kelamın kaynağı olarak kalp...
Kelam meyvedar bir ağaçtır diyor, sanırım bu gerçekliğin
tezahürü olarak yorumlanıyor. Gerçeğin güzelliğinin...
İşârâtü'l İ'caz'da Arapça bir şiir var: "İbarelerimiz ayrı
ise de güzelliğin birdir/Bütün sözler o güzelliğe işaret ediyor" anlamında.
Sözün güzelliği dendiği zaman düşüncenin duygusu çağrışıyor zihnimde. Eliot da
metafizik şairlerin düşünceyi duyguya dönüştürebildiklerini söylüyordu. Üstad'ın
Muhakemât'ta bunu açımladığını görüyoruz. Sözün sahibi anlamdır diyor. Anlam
canlı bir forma dönüşüyor ve ona medet veriyor. Ve sözün katlarından bahsediyor.
Müstetbeat... Bir kelimenin birden fazla anlamı olmasının sırrı buradan geliyor.
Takas ve döllenme de buradan çıkıyor. Bu noktadan uzaklaşan için, "büyük bir
belâğatı kaybeder" deniyor. Asıl amaca hizmet eden parçacıkların birleşmesi de
bu sırdan. Muallak anlamlı kelimeler de... Bir bilinç akışından söz edilebilir.
Joyce'da, bireysel perspektifin kırıldığı metinlere imza atan bazı Latin
Amerikalı romancılarda -ki onlar da bir bakıma masal ve şiir kutbu arasında bir
yerde duruyorlar- rastladığımız bir dil... Mücerred ve müzeyyen üslup denilen
klasik nesrin iki ayrı kolunu oluşturan anlatım tarzıyla bazı benzerlikler
taşıyor. Unsuru'l Belâğat'taki bir İşaret'te Üstad, "tesadüf" ve "adem-i kast"
kavramlarını kullanır ki buna gönderme yapılıyor sanırım: "Fenni bediin ve
tezyinat-ı lafziyyenin şartı, tekadüf ve adem-i kasddır veyahut tesadüfi gibi
tabiatı mânâya yakın olmaktır." Öyküde bu bakımdan birinci tekil şahıs anlatımı
daha etkili ve büyüleyicidir.
On ikinci Mesele'de yer alan ifadelerden bunu çıkarabiliyor
muyuz?
Tabiiki. "Mütekellim kendini mahkii anh yerinde farzetmek
gerektir "diyor hikâyede. Eğer başkasının duygularını betimliyorsa mahkii anha
girmek, birinci tekil anlatımı tercih etmek ve onun kalbinde misafir olmak ve
onun diliyle konuşmak... Bunun altını çiziyorum. Öykü kişisinin diliyle
konuşmak.
Sizin öykülerinize ilişkin bazı eleştirilerde buna bir atıf
var, ne dersini2?
Evet Adnan Tekşen bunu belirtmişti, öykü kahramanları aynı
pencereden bakıyorlar, aynı dili konuşuyorlar şeklinde. Yanılmıyorsam buna yakın
bir şey. Benim metinlerimde zaman zaman bu türden bir zaaf kendisini gösteriyor.
Ama çoğu zaman da bunu bilinçli yaptığımı söylemeliyim. Mesela Şehre Gerilen
Uyku, Çocuk Şehrinde, Kime Karşı Ölümsün... İlk aklıma gelenler. Bu metinlerde
"kendi malında tasarruf" eden bir tahkiyeci konuşuyor ve kişilerin kimi zaman
şizofrenisini kimi zaman bilinç parçalanmasını yansıtmak için tercih
ediliyor.
Söylenene bak söyleyene bakma sözüne mi
sığınıyorsunuz?
Tam
değil. Tabi belâğatın bir boyutu bu. Kim söylemiş, kime söylemiş, hangi makamda
söylemiş, neden söylemiş? Bütüncül bir kavrayış için sorulması gerekiyor. Doğru
okuyabilmek için.
Muallak anlamlı kelimelerden söz ettiniz, burada modern
anlatıya bir atıf bulabiliyor muyuz?
Sanırım bulabiliriz. Bazı muallak anlamlar vardır ki belirli
bir biçimi ve özel bir vatanı yoktur... Müfettiş gibi her daireye girer, diyor.
Çağrışımlı bir dilden söz ediyor. Ama psikolojik bütünlük denilen olaydan
feragat etmememiz gerekiyor, kelimelerin birer mermi gibi sürekli aynı hedefi
vurması. Bu çok önemli. Yoksa tema zaafa uğruyor ve "eser"in sahip olması
gereken bütünlük zedeleniyor.
İnsanı bir noktaya hapsetmek doğru mu?
Bu,
bir noktaya hapsolmak değil, içe yönelmek, Bir'e yönelmek, iç ahengi yaratmağa
dönük bir şey. İçte kurulacak ahenk aynı zamanda dıştaki kargaşayı da
düzenliyor, dışta da bir düzen oluşturuyor. Bu Kutsal sanatın doğasında varolan
bir şey. Birliğe yönelen bir sanat. İnsanı Bir'likte odaklıyor ve tüm karmaşayı
bir anda düzenleyebiliyor. Zaten yüreğimize bir yumruk inmesi gibi bize çarpması
bu niteliğinden ileri geliyor. Bizi savrulduğumuz kesret ovasından Birlik
şeceresine çekiyor, psikozumuzu düzenleyen de bu. Manevî ve ahlakî bir ideal
bağışlıyor bize. Tarkovsky'yi hatırlıyorum, içimizin iyi olduğu bir ortamda dış
yaptırıma gerek yok, diyordu. Başkalarına acı vermeden yaşayabilmemiz
için...
Tarkovsky umutsuzdu aynı zamanda, insanlar birbirini
çürütüyorlar, diyordu, insanlık kokuşmuş durumda...
Başka bir yönetmen de, dünya güneşte bırakılmış bir peynir
gibi çürüyor, diyor. Ama bu onların geleceğe ilişkin ümitleri olmadığı anlamına
gelmiyor. Ümitvar olunuz, müjdesinin verildiği şartları düşünün. En umutsuz
olduğumuz an ümide en çok gereksindiğimiz an, ulaşılan en kötümser resmin
belirdiği andır. Ki burada bir med-cezir yaşanır. Korku ve ümit
sarkacındayızdır. Kimi zaman korku kimi zaman ümid burcuna doğar ruhumuz. Acı
çekmeden içimize bir güneş doğmaz.
Gün uzar yüzyıl olur... Söze nihayet vermenin zamanı geldi
sanırız, sizi bir hayli yorduğumuzu görüyorum, Tarkovsky'yle bitirelim
mi?
Tabi, isterseniz onun duasıyla bitirelim: "Allah'ım biz
senin dünyayı senin yarattığın gibi ve senin insanları senin olmalarını
istediğin gibi görmek istiyoruz" Sadık
Yalsızuçanlar Yazar, TV Prodüktörü;
Konuşan: Caner Kutlu-Ali Özhan
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder