İSLAM VE SANAT
Hazırlayan
Mustafa BEKTAŞOĞLU
Günümüz İslâm
dünyasında, yan yana getirmekte oldukça güçlükle karşılaşılan kavramlar
arasında "İslâm" ile "Sanat" bulunmaktadır. Bugün İslâm
ülkelerinin hemen hemen hepsinde, cemiyetin her kesiminde insanların bu iki
kelimeyi bir arada düşünmekte bir hayli zorlandığını görmekteyiz.
"Sanat"la "İslâm" kelimeleri bir arada kullanıldığında,
kendisini dindar olarak kabul etmeyen kesim, İslâm'ı, sanata tahammül
edemeyecek kadar "geri" görmekte; kendisini dindar olarak kabul eden kesim
ise, sanatın İslâm'la bağdaşmayacak kadar "lüzumsuz" olduğunu
düşünmektedir. Birbirinden o kadar uzak görüşleri savunan bütün bu insanların
ortak noktaları, tasvirin İslâm'da yasak olduğu varsayımıdır. Bu insanlara,
İslâm'ın sanata bakışının ne olduğu sorulduğunda tatmin edici cevap alınacağı
sanılmamalıdır. Din ile sanatı, insanla
sanatı birbirinden ayırmak, hayatımızdan tecrit etmek mümkün müdür? O halde;
hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olan sanat nedir? Sanatçı kime denir? gibi
kavramların çerçevesini çizdikten sonra; sanatın lüzumunu, din ile ilişkisini
izah etmeye çalışacağız. Sanat Nedir
? Arapça "sana'a" fiilinden
türeyen sanat, çeşitli ansiklopedilerde değişik şekillerde tarif edilmekle
birlikte onu " insanların gördükleri, işittikleri, his ve tasavvur
ettikleri olayları ve güzellikleri, insanlarda estetik bir heyecan uyandıracak
tarzda ifade etmesi" olayı olarak da görebiliriz. Bu tariften de
anlaşılacağı üzere, bir çalışmanın sanat eseri olabilmesi için, "insan
elinden çıkmış olması, güzel olması ve orijinal olması" gibi şartları haiz
olması gerekmektedir. Bu sebeple, insan elinden çıkmayan nefis bir dağ
manzarası, şelâle, peribacaları vs. güzel olmakla birlikte sanat eseri
sayılmazlar, çünkü insan elinin mahsulü değildir. Yine aynı şekilde, bir insan
tarafından yapılmış olsalar bile, insanda estetik hayranlık uyandırmayan basit
bir masa, rahle veya tabak da sanat eseri sayılmazlar. Ancak bunlar, işinin
ustası kimseler tarafından çok ince bir şekilde yapılıp tezyin edilirse, daha
doğrusu görenlerde güzellik etkisi uyandırırsa o zaman sanat eseri sıfatı
kazanırlar. (1) Sanat, güzel ve bediî
şeyler yapmak işidir. Meselâ; resim, musiki, şiir, mimari, tezyinat, hat, gibi
gayesi güzellik olan işler birer sanattır. İnsanların yaptığı ve hayran
oldukları birçok şeyler vardır ki, bir fayda temin etmez. Bir elbisenin
kumaşları üzerindeki işlemeler veya yemek tabağı içine yapılmış olan çiçek
resimleri neye yarar ? Böyle bir kumaş insanı işlemesiz bir kumaştan fazla
ısıtmaz ve süslenmiş bir tabak, içindeki yemeğe daha fazla bir lezzet vermez.
Fakat onların gözümüz ve ruhumuzda oluşturduğu zevk, maddi faydalardan daha
büyüktür. İşte böyle bir güzellik duygusu meydana getiren ve ruha bediî bir
zevk veren işlere sanat denir.(2) Sanat;
yapmak, sonradan husule gelmek anlamına gelir ki "yaratmak" anlamında
değildir. "Haleka" fiili ise; yaratmak, yoktan var etmek anlamınadır.
İnsanların bir şey yaratması bu anlamda mümkün değildir. Bazı sanatçılarımızın
"eser yarattım" gibi terimler kullanması yanlıştır. Çünkü yaratmak
sadece Allah'a mahsustur. Sanat; iç
dünyamızı ses, renk, çizgi ve şekil ahengi içinde, madde plânına aksettiren,
bizde hayranlık uyandıran eser ve hareketlerdir. Dinî, millî ve beşerî bütün
duygu ve fikirler sanatın mevzuuna girer. Sanatkâr bu içtimaî kıymetleri,
dertleri, zevkleri, sevinci, nefsinde şiddetle yaşayan, duyan kimsedir ki,
fertler kendilerini sanatkârda bulurlar. Şekil, renk ve sesle ifade edilmek
istenen ruhun ıztırapları, süruru ve güzellikleridir. Sanat, ruh güzelliğinin,
madde plânında parlaması olduğuna göre, aslında sanat eserlerine hayranlığımız,
şekle sokulan ruha ve fikredir. Sanat
bir lisandır. Kökleri mazide olan kahramanlıkların örf, âdet, inanç ve müşterek
duygu ve düşüncelerin lisanıdır. Sanat beynelmilel değer taşımakla beraber, bir
sanat eserinden, daha çok aynı kültür ve aynı dine mensup insanlar zevk alır.
Bir Müslüman'ın güzel sesli hafızı dinlerken veya mehabetli bir mabet
karşısında duyduğu manevi sükûtu, bir başka imana sahip kimsenin aynı derecede
hissetmesi mümkün değildir. Çünkü sanat eserleri, bulunduğu kültür ve inanç
çevrelerini tatmin edecek şekilde vücut bulur. Bu sebepledir ki, dünya
medeniyeti tarihinde, zaman ve mekana göre, çeşitli usul ve malzemelerle
şekillenen pek çok dinî ve millî sanatlar vardır. Hat sanatımız Arap kaynaklıdır. Fakat,
Türk'ün elinde, müstakil bir sanat olarak millîleşmiştir. Diğer milletlerin
mimari eserlerinde görülen unsurlar, Türkler tarafından da kullanılmıştır ama,
millî zevklerine bağlı, yepyeni terkipler halinde tecelli ettiği için, millî
bir karakter kazanmıştır. Sanatçı
Kimdir? İnce duygulara sahip, özel
nitelikleri bulunan, diğer beşerî vasıtaların kavrayamayacağı derecede hassas
işaretleri yakalayarak, kendine özgü kişiliği içerisinde sunan kimsedir.
Sanatkâr, çok hassas bir telsiz cihazı gibidir. Öyleki, bu cihazın ibreleri en
küçük ses titreşimlerini bile kaydeder. Onu güzel bir ses armonisi içerisinde
notaya çevirerek kulakları okşayan saf ve güzel bir duygu biçimine
döndürür. Her insanın duyarlılığı bir değildir.
Kimisi hayal kurarken sigara üstüne sigara yakar, kimisi içki kadehine sarılır.
Sanatçı ise, bulduğu bir kâğıt veya tuvale duygularını dökmeye çalışır. Sadece
hayal kurmak ona yetmez. Hayalinin ürünlerini de sunmak ister. Çünkü sanatçının
elem ve haz yönünden duyarlılığı başkalarından fazladır. Çünkü o, acıları daha
acı, güzellikleri bir kat daha güzel görebilecek ve duyabilecek ölçüdedir. Onun
için sanatçılar çok çabuk kırılıp üzülebilen hassas insanlardır. Sanatçılar duygusal yönden çocuklara benzerler.
Gerçek çevreleri ile yetinmezler; yeni duygulara, yeni oluşumlara
heveslidirler. Sanatçının hemencecik gönlü kırılır, hemencecik güveniverir. O,
herkesi sever, herkesin de kendisini sevmesini bekler. O, kimseyi üzmekten
hoşlanmaz, kendisini üzenleri de asla affetmez.
Sanatkâr her şeye aşkla bakan insandır. Sanat eseri de bu aşktan doğar.
Gönlü hep güzeldedir. Uçuşan bir bahar bulutuna, öten kuşlara, kovalaşan
kelebeklere, çiçeklerin üzerinde inci gibi duran çiğ damlasına saatlerce
takılır kalır. Uçsuz bucaksız hayal alemlerinde dolaşır durur. Bir çiçek onlar için odundan, selülozdan,
karbondan, hidrojenden ibaret değildir. Çiçek madde değil, duygusal bukettir.
Onlar çiçeği de bulutu da öyle görürler. Bulut, onların gözünde kristalleşmiş
su buharının ötesinde bir şeydir. Çocuklar da öyle değil midir? Onun da bezden
bebeği, bir bez parçası değil, konuşan, uyuyan, üzülen bir yaratıktır.(3) A. Lhote'ye göre sanatçılar; "garip
fikirli insanlar olarak yalnızlığı seçerek analiz ve sentez halinde incelemelerin
kararcısıdırlar. Fikirleri herkesin fikirlerine benzemeyen, yani herkes gibi
düşünmeyen, devamlı analiz ve sentez yapan insandır." Eflâtun'a göre de;
"değerli ve toplum için faydalı bir kişidir." Sanatçı, kendisine ıztırap, başkasına neşe
saçan kimsedir. O ıstıraptır ki, onun eser vermesine sebep olur. Eserini
verirken yücelir ve deşarj olarak sıkıntıdan kurtulur. Eğer sıkıntısını sanatı
ile ifade edemezse, başka şekillerde ifade yolu arayacaktır. Belki de kendisine
veya etrafına zarar verecektir. Sanat
adamları bize, bakmakla görmek arasında şahsi duygularını sunarlar. Cisimlere
ve olaylara kendi yorumlarını katarlar. Sanatçı, henüz var olmayan yeniyi arar.
Eserler bu aramanın izleridir. O, ömür boyu bu aramayı sürdürmek
zorundadır. Peygamberler, filozoflar,
devlet adamları, bilim adamları, ekonomistler, sanatçılar... Bütün bunlar
toplumun öğretmenleri, medeniyetlerin sebebidirler. Peygamberlerin durumu biraz farklıdır.
Onlarda vahiy faktörü ön plândadır. İnsanları en fazla peşlerinde sürükleyenler,
en güçlü ve en kalıcı reformları yapanlar, tarihe yön verenler onlardır.
Onlardan sonra da fikir adamları, ilim adamları ve devlet adamları ile
sanatçılar gelir. Öğretmenleri ve
önderleri olmayan toplumlar içgüdüleri ile yaşarlar. Bu içgüdüler sıradan içgüdülerdir.
Çayırlarda otlayan koyun sürüsü gibi. Koyun sürüsünün içinden bir tanesi
bilmediğimiz bir sebepten dolayı sürüden değişik bir hareket yapar ve sürü onu
izler. Böylece aynı yerde durmaktan kurtulurlar. İçlerinden birisinin değişik
bir eylem yapmaması halinde sürü olduğu yere çakılır kalır. İnsan
topluluklarına önderlik edenler de, bu çok basit örneğimizdeki o bir tek
koyunun yaptığı göreve benzer görev yapar. Onun için dinamik bir özellik
gösteriyoruz. Medeniyetler kuruyoruz. Bu önderler, yani toplumdan farklı
düşünüp, farklı eylemde bulunanlar olmasaydı, bu günlere gelemezdik.(4) A. Arvasi'nin şu sözleri sanatçı kimliğinin
nasıl olmasını izah etmeye yetmiyor mu? "İnsan maddeden manaya
sıçrayabildiği için insandır. Hayvanlar bu zihni faaliyetleri gösteremedikleri
için hayvandır." Hz. İbrahim'in somut örneklerden giderek, soyut olan
yaratıcısını bilmesi ve ona secde edip teslim olması gibi.
Sanatın
Gayesi Sanat, insan ve cemiyetle en sıkı
münasebeti olan din, ahlâk ve iktisat gibi içtimai bir müessese ve canlı bir
kültür dalıdır. Alimin keşfinden ve eserinden daha geniş bir tesir sahası
vardır. Çünkü sanat, fertlerin zekâsına hitap ettiği gibi, gönüllerine de hitap
eder. Böylece millî şuuru ve dinî hayatı, daha feyizli ve şevkli yaşamamıza
vasıta olur. Sanatı Allah için, beşeriyetin
tekâmülü için kullanmasını bilen Dede Efendi, Itrî, Mimar Sinan, Şeyh Galip,
Şeyh Hamdullah, Râkım gibi büyük sanatkârların bu anlayışla büyük eserler
verdikleri, asırlardır kütleleri dini vecd içinde Allah'a yaklaştırdıkları
muhakkaktır. Bugün bestelenmiş gibi hâlâ
coşkunlukla söylenen Tekbir, Salât, Allah'ı arayan ruhun İlâhî güzellik
karşısında duyduğu hayranlığın ifadesinden başka ne olabilir? Önünde
küçüldüğümüz, çoklukta birliği ifade eden Süleymaniye, Sultan Ahmet gibi
mehabetli camiler... bizi secdeye, bizi ümit dolu duaya davet etmiyorlar
mı? Yüzyıllar ötesinden Aşık Yunus, hâlâ
aramızda değil mi? Her dost meclisinde şifalı ellerini gâh musiki, gâh şiir
kalıpları içinde üstümüzde hissetmiyor muyuz?
Görülüyor ki, sanat milletlerin hayatında duygu ve düşünce birliği
sağlayan önemli bir unsurdur. Mevlâna ve Yunus Emre gibi dâhiler, ruhlarının
serhatlerinden kopup gelen feryatları, zevkleri, güzellikleri beşer kulağına
fısıldayarak kütleleri arkalarından sürüklemişler, dirliği ve düzeni bozulmuş
cemiyetlerde tefekkür ve iman birliği sağlamışlardır. Sanat, en büyük mürebbidir. Sanatın bu nefis
ve irade terbiyesindeki kudretini çok iyi bilen ecdadımız, tahsil çağına eren
gençleri kötü alışkanlıklardan uzaklaştırmak, bir hayat disiplini kazandırmak
için musiki ve hüsn-i hat gibi sanatlarla meşgul ederlerdi. Daha küçük yaşta
yazıya başlayan gençler, hocalarının dizinin dibinde hem yazı öğrenirler hem de
şahsiyetleri teşekkül ederdi. Çünkü yazı tahsili ile beraber sabır, devamlı
çalışma, temizlik ve tertip gibi hasletler de kazanılırdı. Bu sebepledir ki, bir zamanlar Enderun
Mektebi, bilhassa daha geniş sahada tekkeler; musiki, hat, tezhip, cilt gibi
sanatların öğretildiği birer Güzel Sanatlar Akademisi mevkiinde idi. Bu
sanatlar; müşterek inanç ve kültüre bağlı insanlar arasında duygu ve düşünce
birliği sağlar. Ruhlara sükûn verir, güzeli öğretir, bediî zevkleri geliştirir.
Dinî ve millî hayatın kıymetlerini aleme yayarak daima canlı tutar, ruhun madde
üzerinde hakimiyetini sağlar. Ferdi his ve duyguların cemiyete zararlı
kısımlarını tasfiye ederek nefis ve irade terbiyesinde mühim rol oynar.
(5) İslâm ve Sanat İslâm ve sanat... İslâm'ın sanatla ilişkisi
var mı? Dinler "gerçeği" araştırırlar. Sanat ise "güzeli".
Gerçek ile güzel arasındaki fark açıktır. Birisi bağımlı, diğeri bağımsızdır.
"Gerçek" gerçeğin sınırlarıyla kayıtlıdır. "Güzel" ise
hiçbir sınır tanımaz. Çünkü o, hayal ülkesinde gezinen, hür, bağımsız ve
enginlerde uçuşan bir duygudur. Konunun
bir de "ahlâkî" yönü vardır. Dinler, ahlâk konusu üzerinde titizlikle
dururlar. Sanat ise, her türlü kayıttan uzaktır. Böyle bir anlayış, hem dini,
hem de sanatı çok dar sınırlar içerisine hapsetmek olacaktır. Aslında ruhun
derinliklerinde din ile sanat tam bir ilişki içindedir. İslâm sanatı deyince, zorunlu olarak,
İslâm'dan söz eden sanatı kastetmiyoruz. İslâm sanatı; varlığı, İslâm düşüncesi
açısından canlandıran bir sanat metodudur. İslâm sanatı "güzel" ile
"gerçek" arasında tam bir ahengin ve uyumun teminini hazırlayan bir
sanattır. Çünkü kâinatta "güzel", bir "gerçektir".
"Gerçek" ise "güzel"in doruğu... Ve işte buradan başlamak
üzere, doruğa doğru çıktıkça varlıkta tüm gerçeklerin buluştuğu tepe noktasında
din ile sanat buluşurlar. İşte hoşgörü
dini olan İslâm, sanata yeni soluklar aldırdı. Figür sanatından başka birşey
bilmeyen insanlığa soyut sanatı öğretti. Sanata yeni görüşler kattı, yeni
yorumlar getirdi. Soyut (nonfigüratif), o dantel gibi akıllara durgunluk veren
süslemeyi Müslümanlar keşfettiler. Batılıların hayran kaldıkları Elhamra'yı
onlar meydana getirdiler. Doğu halılarının o güzellik ve ihtişamına hiç kimse
ulaşamadı. Müslümanlığın sembolü olan
cami, boş bir yapıdır. Orada sunaklar, heykeller, tanrı ve ermiş resimleri
yoktur. Mozaiklerle, mermer kakmalarla, ahşap oymalarla ve alçıyla yapılan çok
canlı ve zengin dekorasyonun tümü figürsüz, soyut motiflerden oluşur. Kiliseleri biliyoruz, onların içi heykel ve
resimlerle doludur. İslâmiyetten önce Kâbe'de heykeller vardı. Bu heykeller
soyutu kavrama güçlüğünün sıkıntılarıdır. Hristiyanlar ve diğer batıl dinler
yaratıcıyı somutlaştırmışlar, yani puta tapar hale getirmişlerdir. Eğer İslâm
kültürü Arap kültürünün devamı olsaydı, Kâbe'deki putlar şimdi camide
olmalıydı. İslâm dini başlangıçtan beri
sanatın başka dallarına, özellikle heykel ve resme karşı tavır takınmış, dinî
olsun ya da olmasın, figüratif resme, putperestliği yeniden canlandırabileceği
düşüncesiyle belirgin biçimde karşı çıkmıştır. Bütün semavî dinler de sanatı
yasaklamamış, sanatın insanlar aleyhinde kullanılmasına ya da insanları yersiz
inançlara taşımasına karşı çıkmış, tapınılan putlarla mücadele etmiştir. İslâm
dini de böyledir. Onun yasakladığı "sanat" değil, "put"tur.
Bu yasaklama, sanatı köreltip zayıflatmamış, aksine gerçek sanatın gelişmesine
ve yayılmasına sebep olmuştur. İnsan zekâsını somuta hapsolmaktan kurtarmış,
ona mücerretin engin ufkunu açmıştır. Bu
nedenle, İslâm sanatı dekoratif sanatlara yönelmiştir. Ama bu öyle parlak ve
büyüleyici, öyle özgün, öyle ritim duygusu içinde yüzen eserlerin ortaya çıkmasına
imkân vermiştir. Bunlar İslâm sanatının en değerli ürünleri olmuş ve Batı
dünyası her zaman kıskançlıkla karşılamış, bir masal dünyasına bakar gibi
hayranlıkla seyretmiştir. (6)
İslâmiyet'in doğuşu ve baş döndüren bir hızla yayılışı, tarihin en büyük
olaylarından biridir. Hz. Peygamber (s.a.s.)'in vefatından sonraki yüzyıl
içinde İslâmiyet İran'ı, Suriye'yi, Kudüs'ü, Mısır'ı, Mezopotamya'yı, Kuzey
Afrika'yı, İspanya'yı çevresi içine almış; eski Roma Denizi bir Müslüman gölü
olmuştur. Hilâlin bir ucu Batı Çin'e, öbür ucu da Fransa'da Poitiers'ye
dayanmıştır. Tarihte hiçbir
İmparatorluğun bu kadar kısa bir zamanda İndus nehrinden Atlas Okyanusu'na
kadar böylesine genişleyip yayıldığı gösterilemez. Bu genişleme ile birlikte
İslâm ülkelerindeki uygarlık eserleri de alabildiğine gelişme göstermiştir.
Abbasiler devrinde İslâmiyet'in merkezi olan Bağdat şehri, akıllara bin bir
gece masallarının ihtişamını getirmektedir.
1046 yıllarında Mustansır Billah'ın halife bulunduğu sıralarda Mısır'ı
ziyaret eden Nâsır-ı Hüsrev, Fâtımiler'in idaresi altındaki Mısır'ın
ileriliğini, zenginliğini, emniyet ve adaletini övmekle kalmaz, 640'da Amr
İbnü'l-As'ın kurduğu Fustât şehrinin, Kahire kurulduktan sonra bile uzun zaman
parlak devirler yaşandığını, on dört ve yedi katlı evler yapılmış olduğunu,
yedinci katta "dam üstünde bahçeler" bulunduğunu yazar. Müslümanlar zaptettikleri yerlerde, iman ve
zafer neşesiyle, yorgun enerjileri canlandırmayı başardılar. Müslüman olanlar
taze bir kuvvetle bu coşkun nehrin sularına katıldılar. Çöllerde yer yer
şehirler fışkırmaya, camiler ve medreseler yükselmeye, kütüphaneler ve
hastaneler kurulmaya başlandı. Bilim, sanat, edebiyat, felsefe ile tarım ve
ticaret beraber ilerledi. Muhteşem sanat eserleri gerek mimaride, gerek süsleme
sanatlarında tarihte eşine az rastlanır bir gelişme gösterdi. (7) Mimari, musiki, tezhip ve hat gibi
sanatlarımız, dünyaya parmak ısırtmıştır. Bu sanatlarımız beşeri olduğu kadar
ilâhîdir. Bu sanat kolları, tevhit merkezinden hareket etmiş birlikçi bir
karakter taşıdığından, temeli ve felsefesi kadar tafsilat ve teferruatında da
hep o tevhit anlayışını ilan ve ihya etmiştir.
İşte bu nedenle Yahya Kemal : " İslâm sanatı deyince; ayağımızın
altındaki kilimden göklere kadar tırmanan Selimiye'lere, Karahisari'nin kubbeyi
işlemesinden Dede Efendi'nin çığlığına kadar hepsi hatırlanmaz mı? Hemen o
günlere uzanır ve adeta Sinan'a taş taşır, bacıya desen uzatır, Şeyh
Hamdullah'a hokka tutmaz mıyız? Duyanlar
için, bütün tarih ve sanat eserlerimiz dinî ve mistik bir ruh taşır. Çünkü
hemen hepsi bu ruh ve düşünce ile yapılmıştır. Revan köşkünde gezerken kulağıma
derinden bir Kur'an sesi geldi. Birdenbire İslâm mimarisini tam manasıyla
gördüm. Çünkü İslâm mimarisinin içinde bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir
Kur'an sesi lâzım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde
gözüküyor"(8) diyerek duygularını ifade etmiştir. Buna rağmen yalnız Türkiye'de değil, bütün
İslâm dünyasının hemen hemen hepsinde "estetik aşınma" ve
"tarihi tahrip" hadisesinin yaşandığını üzülerek söylememiz gerekir.
Çirkin binalar, estetikten mahrum avlusuz camiler, bina ile orantısız
minareler, maviye veya yeşile boyanarak aslî güzelliklerini kaybetmiş
mihraplar, yurt dışına kaçırılan yazma eserler, bir kenara atılmış nadide hat
levhaları, bir köşede çürümeye terkedilmiş Selçuklu veya Osmanlı sinileri,
kırılmış mezar taşları, tarihten ve sanattan kopmuşluğumuzun ifadesi değil
midir ? Dindar ve muhafazakâr olduğunu söyleyen zenginlerimizden kaç tanesi
bugün hat, ebru, tezhip gibi klâsik İslâm sanat eserlerinin koleksiyonunu
yapmakta; gençlerimizin kaçta kaçı böyle sergileri ziyaret etmektedir? Hamisi olmayan bu sanatları, kendi çaba ve
gayretleriyle yaşatmaya çalışan, duygularını eserlerine yansıtan sanatkârlara
ne ölçüde değer verilmekte, onura edilmektedir?
Bir din, en iyi ifadesini sanatla bulur, kendisini en iyi sanatla ifşa
eder. Sanatın bilhassa tasavvuf çevrelerinde gelişmiş olması tesadüf değildir.
İslâm'ı sanat ve estetikten soyutlamanın ne dinî bir dayanağı vardır, ne de
bundan sanat ve dinin bir kazancı bulunabilir? Tam tersine bundan din de, sanat
da, insanlık da zararlı çıkar. Sanatın
ve İslâm'ın ne olduğu sorusuna yeterli cevap verilememesi ve bunların kesişme
noktalarının tespit edilememesi sebebiyle bugün İslâm sanatı, ya çok özel bazı
alanlara sıkışıp kalmış, ya da müzelik bir hadise olarak düşünülür
olmuştur.(9)
İslâm'ın Sanata ve Estetiğe Bakışı a- İnsanda güzellik ve sanat duygusunun fıtriliği
İnsanı en iyi tanımanın en iyi metotlarından birisi; ona iyi bir
gözlemci sıfatıyla bakmak, hareketlerini kontrol etmektir. Ona böyle bir
nazarla baktığımızda insanın, biri maddî, diğeri ruhî olmak üzere iki
dünyasının bulunduğunu ve bütün faaliyetlerinin bu iki yönde cereyan ettiğini
müşahede ederiz. İşte sanat da insanın bu ikinci yüzünü teşkil eden unsurlardan
birisidir. Henüz dinî ve sosyal
baskılardan âzade, duygularını en samimi bir şekilde dile getiren 3-5 yaşındaki
çocuklar, doğuştan sahip oldukları içgüdülerini, melekelerini ve kabiliyetlerini,
içlerinden geldiği gibi hareket ederek, en saf şekilde sergilerler. Bu
davranışlar, onlar için hem bir oyun, hem de yetişkinlik çağlarındaki
faaliyetleri için bir alıştırma ve hazırlıktır. Hiçbir insan yoktur ki, o günkü
imkânları ve kabiliyeti çerçevesinde çocukluğunda sanat faaliyetleri diyebileceğimiz
faaliyette bulunmamış olsun. Bir kimse, dini ve sosyal baskıların henüz
teşekkül etmediği o çağlarında mutlaka şarkı söylemiş, resim yapmış, bir müzik
eşliğinde oynamış, çamurdan hayvan figürü yapmış, ev bina etmiştir. İşte
insanın bu gibi faaliyetleri onda güzellik ve sanat duygusunun fıtri olduğunun
güzel bir işaretidir. Bir kimsenin
elbiselik bir kumaştan veya kravat alırken bile mağaza mağaza dolaşması,
insanda doğuştan mevcut olan bu güzellik duygusunun eseridir. Eğer insanda
böyle bir güzellik duygusu bulunmasaydı, elbiselerin yalnızca sağlamlığına,
soğuk veya sıcağa karşı dayanıklılığına bakılacak, yemeklerin göze değil,
yalnızca damağa hitap etmesi yetecek, binaların sağlam ve kullanışlı olması
kâfi gelecek, arabalar, elbiseler çeşit çeşit modellerde yapılmayacaktı. İşte
bu gibi örnekler, güzellik duygusunun insanda doğuştan mevcut olduğunun başka
bir işaretidir. Bu tespitlerimizden de
anlaşılacağı üzere insan, yalnızca düşünen, üreten, inanan bir varlık değil,
aynı zamanda sanat eseri meydana getiren bir varlıktır. Tarihe baktığımız
zaman, en ilkelinden en gelişmişine kadar yeryüzündeki bütün insan
topluluklarının sanatla meşgul oldukları, sanat eseri meydana getirdikleri
görülecektir. Hatta sanat eseri meydana getirmemiş bir din ve topluluk yoktur.
Arkeolojik ve antropolojik araştırmalar, bu durumun, tarihin herhangi bir zaman
diliminde değil, dünya kurulduktan beri böyle olduğunu ortaya koymaktadır. O
halde sanat, ferdi plânda fıtrî, tarihî ve sosyolojik anlamda evrensel bir
hadisedir. Hatta onun evrensel bir
hadise olması da her insanda fıtrî olmasının bir neticesi ve tezahürüdür. Diğer
taraftan, bir kültürün ürünü olarak ortaya çıkan bir sanat eserinin, meselâ bir
çininin veya minyatürün, çok değişik başka kültürlerin insanları tarafından
rahatlıkla beğenilip satın alınabilmesi, bir Hristiyan'ın Sultan Ahmet Camii,
bir Müslüman'ın Köln Katedrali karşısında hayranlığını gizleyememesi gerçeği de
bu sanat duygusunun evrenselliğinin başka bir delilidir.
b) Kur'an ve Hadislerin Işığı Altında Güzellik Duygusunun Fıtriliği
Kur'an-ı Kerim'de güzel sanatlarla doğrudan doğruya ilgili
bir ayet mevcut değildir. Bununla birlikte, diğer bazı ayetlerin ışığı altında
O'nun güzel sanatlara nasıl baktığını tayin etmek mümkündür. Bunun için önce
"insan"ın ne olduğunu bilmek gerekir.
Kur'an-ı Kerim'e göre Allah, insanı yeryüzünde kendisinin halifesi
olarak en güzel ve en akıllı şekilde yaratmıştır. Meselâ: " Biz insanı en güzel biçimde yarattık.
Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik."(10) "Sizi şekillendirdi ve
şekillerinizi güzel yaptı. Dönüş ancak O'nadır."(11) Mealini verdiğimiz birinci ayetteki
"insanın en güzel şekilde yaratılma"sından maksat, insanın mükemmel
şekilde yaratıldığı denilebilirse de ikinci ayetteki "suretinizi en güzel
şekilde yaratmıştır" şeklindeki bir ifade, bunun, yüz ve endam güzelliğini
de içerisine aldığını göstermektedir.
İnsanın en güzel biçimde yaratılması, aynı zamanda onun güzelliklerini
kavrama, bunlardan zevk alma ve estetik değeri olan eserler yapma kabiliyetini
haiz olduğunun da bir ifadesidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'deki bazı ayetler
insanı düşünmeye davet ederken, bazı ayetler de üstün belâğati ve
tasvirlerindeki güzelliğiyle doğrudan doğruya insanın estetik yönüne hitap
etmektedir. Nitekim başka ayetlerde bu konu çeşitli şekillerde dile
getirilmiştir.(12) Bu ayetlerden de
anlaşılacağı üzere, dünya nimetleri yalnızca iyi ve faydalı değil, aynı zamanda
güzeldir. Diğer taraftan, Cenab-ı Hakk'ın yarattığı en güzel şey ise, bu
dünyadaki salih amel işleyenlere vaat edilmiş olan cennettir. Eğer insanın bu
güzellik ve güzelliği kavrama yönü
bulunmasaydı, cennetin "altlarından ırmaklar akan köşkleri"nden veya
oradaki hurilerin, insanın hayal gücünün dahi erişemediği güzelliklerden
bahsedilmeyecekti. Aslında, Allah'ın
insanı "güzel" surette yaratması gayet tabiidir. Çünkü, yaratıcının
kendisi "Cemal" sıfatını taşımaktadır. İnsanın güzel ve güzelliğe
karşı meyyal olması, güzel eserler ortaya koyabilmesi gerçeği, bu ayette
belirtilen yaratma hadisesine dayanmaktadır. Hatta insanın "ahsen-i
takvim" olmasının (en güzel şekilde yaratılmasının) sırrı da burada
yatmaktadır. Hz. Davut'un sesini en güzel kılan, Hz. Yusuf'un ve Hz. Muhammed
(s.a.s.)'i insanların en güzeli yapan iksir, işte budur. Diğer taraftan, Kur'an-ı Kerim'deki birçok
ayet karşısında Müslümanların düşünüp ibret almasını ve güzelliklerden istifade
etmesini istemektedir. Bunlardan bir tanesi:
"Ey Adem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin;
yeyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez. De ki:
Allah'ın kulları için yarattığı süsü ve temiz rızkları kim haram kıldı? De ki:
Onlar, dünya hayatında, özellikle kıyamet gününde
mü'minlerindir..."(13) Görüldüğü
gibi, bu ayetlerden birincisinde mescide giderken ziynetlerin takılması (yani
tefsircilere göre güzel koku sürülmesi, temiz ve güzel elbiseler giyilmesi)
istenilmiş ardından da gayet cömert bir ifadeyle de "yeyiniz, içiniz"
diye insanlara dünya nimetlerinden istifade edilmesi söylenmiştir. İkinci
ayette ise güzel ziynetleri, hoş ve temiz rızıkları Allah yasaklamadığı halde
yasaklayanlar veya yasaklayacak olanlar azarlanmıştır. (14) Kur'an-ı Kerim'de yaratıcının varlıkları
sanatkârâne yarattığını ve süsleyip güzelleştirdiğini belirten ayetler
şunlardır: a) Genel olarak bütün
mahlukatın güzel yaratıldığını belirten ayetler. Şu ayet bunun örneklerinden
birini oluşturur : "O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk
başta insanı çamurdan yaratmıştır."(15)
Bu ayette Allah'ın, yarattığı her şeyi güzel yarattığı, hilkatte
çirkinliğin söz konusu olmadığı belirtilmiştir. Her şeyde, hatta en çirkin
görünen şeylerde hakiki bir hüsün ciheti vardır. b) Gökyüzünün süslendirildiğini belirten
ayetler. Bu konuda birçok ayet vardır. Bir ayette "Biz yakın göğü, bir
süsle, yıldızlarla süsledik."(16) denilir. Başka bir ayette ise vurgulu
bir biçimde "Andolsun, biz gökte birtakım burçlar yarattık ve seyredenler
için onu süsledik."(17) Denilerek
göklerdeki ihâhi süslemenin incelenmesine ve ancak inceleyip düşünenlerin bunu
idrak edebilecveğine işaret edilmektedir. Diğer bir ayette ise, göğün
süslendirilmiş olmasına bakılması emredilmekte, orada bir eksiklik ve
düzensizliğin bulunamayacağını, çünkü Allah tarafından korunduğu
belirtilmektedir.(18)
İnsan ve Sanat İnsan
sanatla daima birlikte olmuştur. Nasıl ayrı olsun ki? Benim sanatla hiçbir
ilgim yok diyenlerin de sanatla ilgileri mutlaka vardır. Onlar saçlarını
tararken, kravatlarını düzeltirken, evlerini düzenlerken sanat yaparlar da
farkında olmazlar. Hayat sanatsız
düşünülemez. Sanat, hayatımıza anlam ve zevk katar. Bizleri tarihimizle
haberleştirir, günümüzden geleceğe selâmımızı iletir. O evrensel bir dildir.
Değişik ülkenin insanları sanat yoluyla iletişim kurarlar. Milletlerin yükselme devirlerinde, insanların
kendilerini sanata verdiklerini görürüz. Böyle bir cemiyette; köyünde oymacılık
yapan halkından, beste yapan şeyhülislâm, hattat olan devlet reisine kadar
herkes sanatkârdır. Çökme ve erime devirlerinde ise; espri ve şehvet dolu
eserlerin çoğaldığını, ruhlardaki kabalığın sosyal hayatta da kendini
gösterdiğini müşahede ediyoruz. Sanat eserlerinde ahlâksızların örnek ve önder
olarak gösterildiği bahtsız ve sönük bir devirdir bu dönem. Misaller için
uzaklara gitmeye lüzum yok. Asırlardır cami içindeki süslemeden sofra takımına
kadar her şeyini bir ruh düzeni içinde işleyen milletimizin bugünkü durumuna
bakmak kâfidir herhalde. (19)
Mimarlık İslâm, insan
karakterine uygun bir biçimde estetik duygusunu manevi inançla birleştirmiştir.
İslâm'ın bu estetik anlayışı ibadetlerin haz içinde yapılacağı binalar için
mimaride ve insan hayatını anlamlı kılmak ve ölüm korkusunun yenilmesi, bu
konudaki duyguların işlenmesi için edebiyatta hakim kılınmıştır. İslâm, iç
dekorasyon, giyim, kuşam ve ev eşyalarında hayranlık uyandıran eserler meydana
getirmiştir. Bunların içinde dünyaca meşhur şark halıları, zarif seramikler,
cam ve metal işleri, İslâm sanatının karakteristik harika ürünleridir. Bu sanatın biçimlenmesinde İslâm idaresi
altındaki bir çok milletlerin sanatlarının birikimi vardır. Araplar, İslâm'dan
önce kültür açısından pek varlıklı sayılmazlardı. Sadece çöl hayatının kendine
has özellikleri lirik bir edebiyatta işlenmişti. Fakat Bizans'ın büyük bir
bölümü ve İran'ın fethi, önce Şam'a sonra Bağdat'a nakledilen hükümet merkezi
Arapları bu yüksek medeniyetlerin mirasçısı yaptı. İslâm, bu ülke halklarının
sanatını körü körüne kopya etmedi. Tenkitçi bir bakışla Müslümanların amacına
uygun olan sanat dalları titizlikle seçildi. Bu dallar, sanki eskiden beri
İslâmî imişler gibi uygun bir senteze ulaştırıldı. İslâm, hayatın bütün
safhalarında ve her alanda geçerli olduğundan, inanç, giderek bu sanatların
biçimini belirleyici bir rol oynadı. Dini tesirin en çok görüldüğü saha
mimarlık olmuştur. Camiler, Arapların eski geleneksel kültürü ile Arap olmayan
Müslümanların kültürlerinin ahenkli bir bileşimi ile daha muazzam ve olağanüstü
güzelliklerle süslenerek yapılmıştır. (20)
Uzun yıllar çöl hayatının ilkel sadeliğine alışmış bulunan Araplar, sonraları
yaşama tarzlarında büyük rol oynayan muhteşem anıt binalar yaptılar.
Müslümanların bir zamanlar içinde ibadet ettikleri küçük kerpiç binaların
yerini, artık mermer direkli, üzerleri kurşunla kaplanmış çatılı ve camları
parlak desenlerle bezenmiş muhteşem camiler alıyordu. Bu binaların en meşhurlarından
biri Kudüs'teki, halen dimdik ayakta duran camidir. Bu cami granit taşlardan
yapılmıştır. Bizans üslubunun tesirinde inşa edilmiş ve süslenmiş olan caminin
kubbesi sanki altınla kaplanmış gibi tepelerin arasında bugün bile ışıltılar
saçmaktadır. 691'de bitirilen bu caminin Müslümanlar için hem dini, hem de
siyasi önemi çok büyüktür. Camilerin revak kısmı, güneşin yakıcılığına siper
olur. Yuvarlak, kenarlı ve çıkıntılı direklerin gölgesinde Müslümanlar
dinlenebilir, okuyup yazabilir.
İmparatorluğun her yanında camiler inşa edilirken, ilk model plânı, bazı
detayları zenginleştirilmek suretiyle uygulanmıştır. En önemli yeniliklerden
biri, mü'minleri namaz vaktinin geldiğini ezanla bildiren, müezzinin ezan
okuduğu yüksek bir kule olan minaredir.(21)
Duvar Süsleri Her
türlü insan ve hayvan figürlerinin çizilmesinin dinimizce sakıncalı bulunması,
bunların putperestlik devrinin şirkini çağrıştırmalarından ötürü, bu tür
resimlerin yapılmasını bizzat peygamberimiz yasaklamıştır. Bu sınırlamanın korkusuyla sanatkârlar,
modellerin gerçek biçimlerinin yerine, onların soyut desenlerini çizmişlerdir.
Bu tasvirlerin yapılmasında Bizans bitki ve ağaç motiflerinden de etkilenilmiş
olabilir. Buna karşılık; çeşitli kuşlar, tavuskuşu, arslan, antilop, geyik, av
köpeği ve hayali varlıklar olan zümrüdü anka kuşu ile ejderhaların figürleri
İran tesirinden kaynaklanmaktadır.
Müslümanlar bitki motifleriyle, hayvan tasvirlerini ahenkli ve şekilde
karıştırmak suretiyle bu ayrı ayrı üslupları birleştirmişlerdir. Tartışmasız olarak denebilir ki, en meşhur
süsleme biçimi arabesktir. Müslümanlar, Bizans'ın klâsik akasya yaprağı
motifini aldılar. Aslandan daha da soyut ve çizilebilecek hale getirdiler. Sonu
olmayan desenler, bazen yaprağın meyve sapı üzerindeki bir çiçek şeklinde
çizilirken, bazen da yaprağın üzerindeki dalgalı çizgiler veya iç içe yuvarlak
biçiminde çizilmiştir. Motif hangi kaynaktan alınmış olursa olsun,
karakteristik olanı, bu süsleme biçiminin hâlâ tekrarlanmasıdır.(22)
Maden Sanatı İslâm
kültür ve sanatının geliştiği Yakın Doğu toprakları, madence çok zengin
olduğundan bu bölgelerde maden sanatı geleneği çok eski devirlere kadar
iner. İslâm ustaları, başlangıçta istila
edilen toprakların eski kültürlerinden büyük ölçüde etkilenmiş, fakat kısa bir süre
içinde İslâm din ve felsefesinin getirdiği yeni ruh ile ustaların yaratıcılığı
birleşerek kendi benliği olan bir İslâm maden sanatı doğmuştur. İslâmiyetle gelen yeni fikirler ve duygular,
yeni sembollerle ifade edilmeye başlanmıştır. Bitki motifleri stilize edilerek
geometrik desenler haline getirilmiş; hayvan figürleri bir bitkiye veya bir
bitki motifi bir hayvan figürüne kaynaştırılmıştır. İslâm dininin tasvir yapmayı yasakladığı ve
bu yasağın İslâm sanatının değişik bir yönde gelişmesine yol açtığı genel
olarak benimsenmiş bir görüştür. Kur'an'da putlara tapmayı yasaklayan emir,
zamanla hadis bilginleri tarafından her çeşit canlı resminin yapılmasının günah
olduğu şeklinde yorumlanmıştır. İslâm
sanatında "çizgi"nin erken devirlerden itibaren önem kazandığı
görülür. Düz, zikzak veya kıvrılan çizgilerin uzayıp yön değiştirmesiyle sonsuz
olarak çoğaltılabilen, belki de sonsuzluk kavramını sembolize eden geometrik
desenler geliştirilmiş; kara, üçgen, daire ve sekizgen gibi bağımsız elemanlar
yan yana veya üst üste konarak, ya da iç içe geçirilerek anlaşılması ve
çözülmesi güç kompozisyonlar elde edilmiştir.
Bir çizgi sanatı olan "hat" sanatı da, İslâmlık devrinde
birdenbire büyük bir gelişme göstermiştir. Hat sanatının doğmasında ve
gelişmesinde, bu sanatın İslâm anlayışına ve zevkine uyan bir çizgi sanatı
olmasının yanı sıra, dinde önemli rol oynamıştır. Kur'an'da yazılanlar Allah'ın
emirleri olduğu için, Allah'ın emirlerini anlatmaya aracı olan yazılar ve bu
yazıları süslü bir şekilde yazarak kelimelerin anlamını vurgulayan hattatlar
büyük önem kazanmıştır. Kur'an'ın Arapça yazılmış olması, Arap yazısına
üstünlük sağlamış, kısa bir süre içinde çeşitli üslupta yazılar
geliştirilmiştir. Yazının bir süsleme elemanı olarak sanata girmesi, İslâmlık
devrinin getirdiği en önemli yeniliklerden biri olmuştur. İslâmiyetle birlikte gelen yenilikler ve
değişiklikler, madeni eserlerin süslemesinde kendini gösterir. Natüralizmden
uzaklaşan yüzey süslemesi, İslâm sanatının bütün dallarında olduğu gibi, maden
sanatına da başlıca karakterini vermiş ve onu gerek kendinden önceki
devirlerin, gerek Orta Çağ Hristiyan sanatından ayıran özellik olmuştur. İslâmlık devri madeni eserleri, Orta Çağ
Hristiyan eserlerinden üslup farkları dışında da bazı ayrılıklar gösterir.
İslâm sanatında, birkaç çeşme ve taht süsü dışında, Hristiyan dünyasında olduğu
gibi, madenden yapılmış büyük boy heykeller, zafer ve mezar anıtları yoktur.
İslâmlık devrinde madenden daha çok tepsi, tabak, ibrik, şamdan gibi gündelik
işlerde kullanılabilecek ufak boy eserler yapılmıştır. İslâmlık devri madeni eserlerini Orta Çağ
Hristiyan örneklerinden ayıran bir özellik de, bu eserlerin dini bir karakter
taşımamasıdır. İslâm dünyasında, Batı'daki "kilise sanatı" tarzında
bir "cami sanatı" gelişmemiştir. İslâmiyette dini merasim çok sade
olduğundan ve dini inançların karşılığının maddi biçimde verilmesi
istenmediğinden; kilisede yer alan peygamber ve aziz heykellerine, seramoniyle
ilgili dini eşyalara camide rastlanmaz. İslâm dini yapılarında kullanılan rahleler,
şamdanlar ve kandiller merasimle ilgili eşyalar olmayıp, gerekli eşya oldukları
için bu yapılara konmuş eserlerdir.
Müslüman topraklarından dışarı çıkan eserler, uzun yıllar kilise
hazinelerinde veya müze depolarında saklanmış ve kısmen unutulmuştur. Ancak
XIX. Yüzyılın sonlarından itibaren İslâmlık devri madenî eserlerine yeniden
ilgi duyulmaya başlanmış ve bu eserlerin sanat değerleri ve önemleri
anlaşıldıktan sonra, Batı ülkelerindeki örnekler teşhire çıkarılmıştır. Son
yüzyıl içinde, Avrupa'nın büyük şehirlerinde, çeşitli fırsatlarla İslâm maden
sanatı sergileri açılmış, böylece dağınık halde bulunan örnekler bir araya
getirilerek bu eserlerin geniş kitlelere tanıtılmasına çalışılmıştır.(23)
Musiki ve İslâm
Hakkında münakaşalara sebep olan sanat dallarından birisi de müziktir.
Şüphesiz ki, insanı diğer varlıklardan ayıran yegâne hususiyet; düşünme
vasfının yanı sıra, yüksek hisler (Hissiyât-ı liyye) adı verilen estetik ve din
hissi gibi duygulardır. Bu duygular sadece insana mahsus olan, ona hususiyet ve
imtiyaz veren vasıflardır. Din hissi gibi güzellik hissi de, insanın
yaratılışında ve fıtratında mevcuttur. İnsan bu hislere doğuştan sahip
bulunmaktadır. İslâm dini fıtrî bir dindir, hayat dinidir. İslâm dininin fıtrî
oluşundan maksat, insanın yaratılışına, ruhî ve bedenî hususiyetlerine uygun
oluşu demektir. İslâmiyet, insanların maddi ve manevi hiçbir hususiyetini
reddetmez. Tersine insanda yaratılıştan mevcut olan bütün hususiyet, kabiliyet
ve istidatların en uygun ve en mükemmel bir şekilde geliştirilmesini ve
olgunlaştırılmasını ister. Tabii istidat, kabiliyet ve özelliklerin korunmasını
esas olarak alan İslâm dini; bu vasıfların yerli yerinde kullanılmasını,
istismar edilmemelerini, kötüye kullanılmamalarını ve zararlı hale
getirilmemelerini ısrarla tavsiye eder. İslâm, hiçbir beşerî arzu ve ihtiyacı
reddetmez. İnsanın ruhî ve bedenî yaratılışına, psikolojik ve biyolojik
vasıflarına uygun olmak şartıyla bütün beşerî ihtiyaç ve arzuların serbestçe
tatmin edilmesini mubah sayar. İslâm
dini ne kadar tabii ve fıtrî ise, musiki de o kadar tabii ve fıtrîdir.
Musikinin iptidai maddesi olan ses ve ölçü Allah tarafından yaratılmış ve insan
ruhuna yerleştirilmiştir. Allah tarafından insan ruhuna yerleştirilen bu
duyguyu söküp atmak mümkün değildir. Bundan dolayı İslâm dini ile musiki
arasında bir uygunluğun bulunacağı, bunların birbirine zıt düşmeyeceği
tabiidir. Beşeri duyguların en tabii olanlarından birinin, estetik his olduğu
hususunda şüphe yoktur. İnsanlarda güzellik hissi mevcuttur. İnsanlık güzele
karşı daima bir ilgi duymuştur. Güzele karşı duyulan bu ilgi ve meyil
neticesinde çeşitli sanat eserleri meydana getirilmiştir. Beşerin ruhunda
mevcut güzellik duygusunun hariçteki bir ifadesi olan bu nevi sanat eserlerine
tarihin her devrinde rastlamak mümkündür.
İnsanlar; iyi, güzel ve doğru olan her şeyi kendi ihtirasları için
istismar etmişlerdir. Din, iktisat, ahlâk, namus, siyaset, ilim ve teknik gibi
şeylerin muhteris kimseler tarafından kendi gayeleri için sömürüldüğü ve kötüye
kullanıldığı sık sık görülür. Musiki için de durum böyledir. Herkes, çok
tesirli bir vasıta olan musikiyi kendi hesabına ve çıkarına göre istismar etmek
istemiştir. Dinin istismar edildiğini ileri sürerek, lüzumsuz ve zararlı
olduğunu iddia etmek ne kadar yanlış ise, istismar edilen ve kötü maksatlar
için kullanılan musikinin bu özelliğinden ötürü, lüzumsuz ve zararlı olduğunu
ileri sürmek de o kadar yanlıştır.(24)
Bazı radikal fakihler, birtakım ayetlerin anlamlarını zorlayarak musikinin
haram olduğunu ispat etmeye çalışmışlarsa da, musiki, İslâm medeniyetinde tabii
gelişmesini yapmıştır. İslâm'da musikiye dair dikkate değer bir araştırması
bulunan Lois L. Farukî ise, musiki konusunda Ezher rektörlerinden Mahmut
Şaltut'un şu fetvayı verdiğini söylüyor. Şaltut'a göre, "musiki ile
uğraşmak veya musiki dinlemek, lezzetli yiyecekler yemek, güzel elbiseler
giymek gibi, Allah'ın kullarına bağışladığı zevklerdendir. Bu bakımdan İslâm,
musikinin kendisine değil, bazı türlerinin muhtevalarına karşı çıkmaktadır.
Ayetlerde ve hadislerde bu konuda herhangi bir yasak
konulmamıştır."(25) Musiki, İslâm
nazarında mutlak olarak mubahtır. Fakat bunun günah olan bazı nevileri
mevcuttur. Günah olan musiki ile, günah olmayan musiki arasında herkesin kabul
edebileceği bir sınır çizmek mümkün değildir. Hangi musiki nevinin mubah, hangi
musiki nevinin günah olduğunu bir kaide halinde ifade etmek oldukça güç bir
iştir. Şimdiye kadar bu hususta yapılan tariflerin kifayetsiz kalışı bunu
göstermektedir. Herhangi bir mâsiyet
veya haramın işlenmesine vesile olmadıkça, yahut da ibadet ve iş hayatımızın
düzenini aksatmadıkça, musiki terennüm etmek ve dinlemek caizdir. Musiki esnasında terennüm edilen sözlerde
masiyet varsa, yahut da söyleyen, çalan veya dinleyenlerde masiyet ve haram
olan işleri yapma arzusu meydana getiriyorsa, yahut da kişinin gerek dini,
gerek dünyevi işlerini aksatıyorsa, bu tür musikileri çalmak, söylemek ve
dinlemek caiz değildir.(26) Musiki,
lehte ve aleyhte günümüze dek tartışma konusu olmuştur. Bu husustaki gereksiz
tartışmaları sizlere aktarmak istemiyor, güzel sanatların bir kolunu teşkil
eden musiki konumuzu şu veciz sözlerle noktalamak istiyorum: Musiki, âşıkın
aşkını, fâsıkın fıskını artırır. Musiki
denilen nutk-ı ilâhî Bir coşkun denizmiş
nâmütenâhî. Yunus'tan Kazasker Mustafa
İzzet Efendi'ye kadar uzanan bu çizgi bugüne olduğu kadar, daha pek çok
asırlara ses, söz ve hikmetlerini duyurabilecek güçte ve zenginliktedir. Itrî bestelesin tekbirini, Evliya okusun Kur'anlar, Ve Kur'an'ı göz nuruyla çoğaltan Kayışzâde Osman'lar... Natını Galip yazsın, Mevlid'ini
Süleyman'lar... Sütunlar, kemerler,
kubbeleriyle Geri gelsin Sinan'lar.
Musiki ve Toplum
Türk, musiki ile doğar, kulağına makamla ezan okunarak adı konur. Musiki
ile ölür, başucunda makamla Kur'an tilavet edilir. Evliya Çelebi'nin anlattığı
gibi, hac sırasında bile Mekke'de törenle Ğhem de askeri musiki- mehter
çalınır. İbadete geniş ölçüde musiki karışır. Tarikatlerde bu ölçü daha da
büyüktür. Musiki ile sefere gider, musiki ile savaşır, musiki dinleyerek gazi ve
şehit olur. Eğlencenin toplum
psikolojisi açısından büyük bir önem taşıdığı inkâr edilemez. Çağdaş sosyal
psikolojide her şeyden önce bir heyecan hali olarak değerlendirilen eğlencenin
masum haz arayışına cevap verdiği, monotonluğu durdurarak yenilikler getirdiği,
uyuşmazlık, karmaşıklık, beklenilmezlik, düzensizlik gibi özellikleri sayesinde
organizmayı optimal uyanıklık ve verimlilik seviyesine ulaştırdığı, sosyal
kaynaşma ve dayanışmanın gelişmesine katkıda bulunduğu kabul edilir. Resul-i Ekrem (s.a.s.), bayramlarda def çalıp
İslâm ahlâkına aykırı olmayan bir kıyafetle şarkı söylenmesine izin vermiştir.
Bir bayram günü Hz. Aişe'nin huzurunda def çalıp şarkı söylemek suretiyle
eğlenen cariyeleri, "Resulullah evinde şeytan nağmeleri ha!" diyerek
azarlayan Hz. Ebu Bekir'e,"Her toplumun bir bayramı var, bu da bizim
bayramımız"(27) buyurarak müdahale etmiştir. Bazı Müslümanlar, Ebu
Bekir'in sözündeki "şeytan nağmeleri" ifadesine bakarak musikiyi
haram sayarken Hz. Peygamber'in iznini göz ardı etme gibi bir hataya
düşmüşlerdir. Mevsuk olmayan hadislere dayanarak Hz Peygamberi sanat ve kültür
düşmanı gösterenler, İslâm'a en büyük kötülüğü yapmış olurlar. Gerek Hz. Peygamber'in zaman zaman bazı
eğlenceleri seyretmesi, ashabını bayram ve düğün gibi özel günlerde eğlencelere
teşvik etmesi, hatta düzenlenen eğlenceleri durdurmak isteyenlere engel olması,
gerek daha sonraki dönemlerde bir çok âlimin aynı yöndeki görüş ve fetvaları ve
gerekse bütün İslâm tarihi boyunca Müslüman toplumların kendi örflerine göre
değişik şekillerde eğlenceler düzenlemesi, ilke olarak eğlencenin meşru ve
mubah olduğunu göstermektedir. Diğer alanlarda olduğu gibi eğlencede de niyet,
amaç ve davranış biçimi bakımından İslâm düşüncesi ve ahlâkının ölçü alınması
ve din kurallarına uyulması gerektiğinde şüphe yoktur. Sonuç olarak; İslâmî adaba ve genel ahlâk
kurallarına uygun düşmesi, içki, kumar, fuhuş gibi dinin haram kıldığı
şeylerden arınmış olması şartıyla oyun, musiki ve yarış türünden eğlencelerin
meşru sayılması gerektiği anlaşılmaktadır. Esasen çeşitli devirlerde farklı
eğlence türlerinin geliştiği dikkate alınırsa, eğlence kabilinden davranışların
folklorik unsurlara, gelenek ve göreneklere bağlı tür ve şekillerden ziyade bu
davranışların ahlâki ve dini prensiplerle uyuşup uyuşmadığı, eğlendirmenin
ötesinde tahripkâr gayeler taşıyıp taşımadığı önem kazanmaktadır. Bu sebeple
İslâmî ölçülere göre müstehcen sayılabilecek, doğrudan ya da dolaylı olarak
İslâm dinini, bu dinin itikat, ibadet, ahlâk esaslarını, düşünce ve hayat
tarzını, üstün şahsiyetlerini, kurumlarını ve şiarlarını tahrif ve tezyife
yönelecek her türlü eğlence gayr-i meşrudur. Ayrıca, İslâm dininin dokunulmaz
saydığı ve genellikle ırz kavramıyla ifade edilen insanların manevi
şahsiyetlerini, namus, şeref ve diğer kişilik haklarını hedef alan eğlenceler
de meşru ve mubah sayılamaz.(28) Türk
musikisinin en üstün eseri Segâh Tekbiridir. Diğer cami musikisi eserleri gibi,
yalnız Türkiye'de değil, bütün İslâm âleminde üç asırdan beri okunmaktadır. Bu
eser, bir büyük dinin haşmet ve iradesini, beşer kudretinin en son sınırına
ulaşarak terennüm etmektedir. Kurban Bayramı tekbiri olmakla beraber yalnız
bayram namazlarında değil, her kutsal vesileyle dillerden düşmez ve her Türk ve
Müslüman ezbere bilir.(29) Segâh makamında usulsüz olarak okunan, bestesi
Itrî'ye ait güfte şöyledir: Allahü
ekber, Allahü ekber, Lâilâhe illellahü
vallahü ekber, Allahü ekber ve
lillâhi'l-hamd.
Netice Sanat,
karşıdaki ile konuşmadır, bu konuşma ne kadar güçlü bir dille verilirse o kadar
etkin ve kalıcı olur. Kur'an da hep karşıdaki ile konuşur, "Ey iman
edenler" ya da "de ki" diye başlar ayetlerin çoğu... Çünkü
hayatı yeniden gündeme getirme, ona yeni bir biçim ve ruh verme söz konusudur;
bu da diyalogla mümkün olur. Süleyman
Çelebi peygamberi almış karşısına konuşuyor. Kendisinden yüzyıllar önce vefat
etmiş olan Hz. Muhammed (s.a.s.) ile ne güzel selâmlaşıyor, yalnız kendisi
değil bizi de selâmlaştırıyor... İmanın sanatla olan ifadesidir bu... Özle
biçim, yani imanla sanat öyle birleşmiştir ki, birini diğerinden ayırmak mümkün
değil...(30). Din ile sanatı birbirinden ayırmak mümkün... Dinin işlevi başka,
sanatın işlevi başkadır demek de mümkün; fakat yaşantı olarak ele alındığında,
din ile sanatın birbirinden ayrılmayacağı görülmektedir. Yaşantısız bir sanat
kuru, yüzeysel ve coşkusuz olur. Sanatsız din, hayattan kopuk, kuru birtakım
ahlâkî manzumeler yığını olur.(31) Bu
sebeple sanattan dini, dini sanattan ayrı düşünemeyiz. Dinin gerektirdiği
ibadet yerleri bile büyük sanat eserleridir. Cami, plânını, toplu olarak
kılınan namazın gereklerinden almıştır. Bir sanat eseri olarak cami, sadece
içinde namaz kılınan bir yer değildir. Namaz cami olmadan da kılınabilir.
Camide onu yapan ulusun bütün psikolojisi, ulusal benliği de vardır. Bu gaye ve
düşünceyle yapılan Süleymaniye camisinde kubbe, dayanacağı yerlere yüklenmiş
değil, adeta gökten inmiş de konmuş gibidir. Mihrap, minber, millî
oymacılığımızın incelik harikalarıdır. Bunun içindir ki din ve sanat hep
olacaktır. Çünkü hayat vardır, dinsiz, sanatsız bir yaşantı söz konusu
değildir. İslâmî açıdan sanatın lüzumunu
değerlendirmek gerekirse; sanatlar ve ticaretler bir toplum için farz-ı
kifâye'dir. Çünkü sanatlar ve ticaretler bırakılırsa hayat felce uğrar, halkın
çoğu helâk olur. Herkes bir sanat dalında çalışsa, diğer dallar durur ve yine
toplumun yaşaması güçleşir. Bu itibarla; sanat dallarında çalışan mü'minler
birer farz-ı kifâye'yi ifa etmek niyeti ile çalışmalıdırlar.
Dipnotlar: 1- Çam,
Prof. Dr. Nusret, İslâm'da Sanat, 2, Akçağ Yay., Ankara-1997. 2- Arseven, Celâl Esad, Sanat Ansiklopedisi,
"sanat" md., 4/1754. 3- Erkul,
Vedat, Sanat ve İnsan, 52-53, Timaş Yay., İstanbul-1996. 4- Erkul, a.g.e., 24. 5- Serin, Muhittin, Hat Sanatımız, 12-15,
Kubbealtı Yay., İstanbul-1982. 6- Erkul,
a.g.e., 102. 7- Yetkin, Ord. Prof. Suut
Kemal, 1-2, Ankara-1965. 8- Yahya Kemal,
Aziz İstanbul, 120, MEB. Yay., İstanbul-1995.
9- Çam, a.g.e., X-XII. 10- Tin,
4-5. 11- Teğâbun, 3. 12- Bkz: En'am, 99; Nahl, 5-6. 13- Araf, 31-32 14- Çam, a.g.e., 7-13. 15- Secde, 7.
16- Saffat, 6. 17- Hicr, 16. 18- Fussılet, 12. 19- Kara, Mustafa, Din Hayat Sanat Açısından
Tekkeler ve Zaviyeler, 171, Dergâh Yay., İstanbul-1977. 20- Batılı Gözüyle İslâm Kültür ve
Medeniyeti, çev: Müjdat Karayerli-Murat Özyiğit, 138-140,Esra
Yay.,İst.1994. 21- A.g.e., 144. 22- A.g.e., 157-159. 23- Erginsoy, Dr. Ülker, İslâm Maden
Sanatının Gelişmesi, 1-2, Kültür Bakanlığı Yay., İstanbul-1978. 24- Uludağ, Süleyman, İslâm Açısından Musiki
ve Semâ', 11-15, İrfan Yay., İstanbul-1976.
25- Ayvazoğlu, Beşir, İslâm Estetiği ve İnsan, 149, Çağ Yay.,
İstanbul-1989. 26- Diyanet İşleri
Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu'nun "Musiki İle İlgili Standart"
fetvası. 27-Buhari, Tecrit, 3/151,
Iydeyn, Hadis no: 513; Müslim, Salâti'l-Iydeyn, 5/27, Hadis no: 17; Mâce,
Nikâh, 5/318, Hadis no: 1898; Sünenü'n-Nesei, Salâti'l-Iydeyn,
3/287,Bab:36. 28- TDVİA, 10/488
"Eğlence" mad. 29- Öztuna,
Yılmaz, Itrî, 33, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., Ankara-1987. 30- Turgut, Prof. Dr. İhsan, Sanat Felsefesi,
169, Üniversite Kitabevi, İzmir-1993.
31- Turgut, a.g.e.,171.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder